Bölüm 5 / 45
☘️ RIH'I AHMER 2- SON NÖBET, SON MÜHÜR ☘️
☘️ RIH'I AHMER 2- SON NÖBET, SON MÜHÜR ☘️
☘️ BAZEN TUTULAN NÖBETLER BİR KAPIDA OLMAZ, KAYBOLMUŞ RUHLARDA OLUR. ☘️
“Eğer bu satırları okuyorsanız... Çınarın altını kazın.”
Ve sayfa burada bitiyordu. Odanın içindeki herkes aynı anda pencereye döndü. Köy meydanındaki yaşlı çınar sessizce orada duruyordu. Altında kim bilir hangi sırları saklıyordu? Kimse birkaç dakika boyunca konuşamadı.
Sena'nın gözleri hâlâ defterin sayfalarındaydı. Kara kara düşünüyordu.
“İlk etkilenen kişi: Mustafa Çetin”. Yani Muhtar
Bu cümle zihninde yankılanıyordu. Karadere'nin en güvenilir insanı. Köylülerin en çok sevdiği adam. Yıllardır bu köy için çalışan kişi. Nasıl olurdu?
Haydar Hoca sonunda sessizliği bozmuştu.
"Demek ki bu yüzden. Bu köy bugüne kadar ayakta kaldıysa...Birisi yıllardır direniyor demektir.
Sena kaşlarını çattı. "Muhtar mı?"
Haydar Hoca başını salladı. "Belki de."
Morvan kollarını göğsünde bağladı. "Ya da yıllardır herkesi kandırıyor."
Odanın içindeki hava birden gerildi. Çünkü ikisi de mümkün görünüyordu.
Hatice Nine ağır ağır ayağa kalktı.
"Hasan Hoca ölmeden önce bir şey daha söylemişti."
Herkes dikkatlice onu dinliyordu. Yaşlı kadın pencereden meydandaki ağaca. Sonra yavaşça konuştu.
"Çınarın altını sakın gündüz kazmayın. Sebebini bilmiyorum. Rahmetli kardeşim öyle söylemişti. Gece yarısından sonra kazın."
Bu sözlerden sonra odadaki herkes birbirine baktı. Çünkü artık ne yapacakları belliydi. Gece olmasını bekleyeceklerdi.
Karadere'nin üzerine karanlık çöktüğünde köy yeniden sessizleşti. Sena saatine bakıyordu. Gece yarısına yarım saat kamıştı. Kerem ekipmanları hazırlıyordu. Morvan pencerenin önünde durmuş meydanı izliyordu. Nerina ise huzursuzdu. Sürekli aynı şeyi söylüyordu.
"Bir şey yaklaşıyor."
Haydar Hoca ise elinde Kur’an-ı Kerim dualar ediyordu.
Gece yarısı saat on ikiyi gösterdiğinde evden çıktılar. Köy meydanında kimse kalmamıştı. Hissedilen derin sessizlik bedenlerini ürpertiyordu. Ay ise bulutların arkasında kalmıştı. Çınar ağacı gecenin karanlığında daha büyük görünüyordu. Dalları karanlığın içine sessizce uzanıyordu. Sanki köyün üzerine kapanmıştı.
Sena ağaca yaklaştıkça içindeki huzursuzluk giderek artıyordu. Nedense burada bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordu. Kerem elindeki kürekle kazmaya başlamıştı. Morvan da ona yardım ediyordu. Dakikalar geçmiş çukur derinleşmişti. Sonra tak diye bir metal sesi duyuldu. Kürekler bir şeye çarpmıştı.
Morvan dizlerinin üzerine çöküp toprağı elleriyle kazmaya başladı. Topraktan küçük, demir işlemeli eski bir sandık ortaya çıkmıştı. Herkesin kalbi bir anda hızlandı.
Sandık dualar ederek yavaşça açtılar. İçinde sadece tek bir şey vardı. Yuvarlak kırık bir mühür. Siyah taşlardan yapılmış, ortadan ikiye ayrılmış bir mühür.
Haydar Hoca'nın yüzü sararmıştı.
"Allah'ın gazabından, cezasından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve yanımda hazır bulunmalarından Allah'ın noksansız kelimelerine sığınırım." Diyerek dualar ediyordu.
Sena ona döndü. "Nedir bu?" diye sordu.
Yaşlı adam cevap vermeden önce yutkundu. Sonra çok sessiz bir şekilde konmaya başladı.
"Bir mühür. Bir hapishane. Bu mühür bir şeyi içeride tutmak için yapılmış. Ama birisi onu kırmış, mühür bozulmuş.”
Tam o anda köyün üzerinde sert bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Çınarın dalları şiddetle sallanıyordu. Ay ışığı gecenin içinden silinip kayboldu. Ve meydandaki bütün lambalar aynı anda söndü. Her yer tamamen zifiri karanlık olmuştu.
Sonra bir çığlık duyuldu. Bu kez çığlık köyün içinden gelmiyordu. Muhtarın evinden geliyor, yankılanıyor ve kulakları tırmalıyordu.
Ses Mustafa Çetin'in sesiydi bu, yani muhtarın.
Haydar Hoca bastonunu kavradı.
"Başladı. Muhtar Hatırlamaya başladı.”
Köyün üzerinde kızıl bir sis yükseliyordu. Sis çok geçmeden çınarın etrafında toplanmaya başlamıştı. Herkes kaygılı gözlerle olanları izliyordu.
Muhtarın çığlığı ikinci kez duyuldu. Bu defa sanki daha yakından. Daha acı dolu. Sena düşünmeden koşmaya başladı. Kerem ve Morvan da onu takip ediyordu, diğerleri de.
Muhtarın evine vardıklarında kapı arkasına kadar açıktı. İçeriden eşyaların devrilme sesleri geliyordu. Eve girdiklerinde salon dağılmıştı. Cam kırıkları yerlere saçılmıştı. Ve odanın ortasında muhtar dizlerinin üzerinde duruyor, iki eliyle başını tutuyor, gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Hatırlıyorum..." Allah'ım...Hatırlıyorum..." diyordu
Haydar Hoca yavaşça yanına çömeldi. "Neyi hatırlıyorsun Mustafa?"
Muhtar'ın bütün vücudu titriyordu. Gözleri odanın içinde değilmiş gibiydi. Sanki çok uzak bir geçmişe bakıyordu. On sekiz yıl öncesine.
"Hasan Hoca...Eski imam. Onu gördüm."
Sena nefesini tuttu. Muhtar konuşmaya devam etti.
"İlk önce hayvanlar kaçtı. Sonra insanlar değişmeye başladı. Sonra geceleri onu gördük."
Haydar Hoca dikkatle dinliyordu. "Kimi?"
Mustafa Çetin'in yüzü bembeyaz olmuş, dudakları titriyordu. Ve ilk kez o ismi söyledi. "Rıh'ı Ahmer’i"
Odanın içindeki hava birden ağırlaştı. Sanki görünmez bir şey onları dinliyordu. Ve Muhtar kaldığı yerden devam etti.
"Hasan Hoca onu durdurabileceğini söyledi. Eski kitaplar buldu. Dualar okudu. Sonra bir mühür hazırladı. Onu çınarın altına hapsettik."
Adam gözlerini kapattı. Yanaklarından yaşlar akıyordu.
Kerem öne eğildi. "O zaman mührü kim kırdı?"
Muhtar'ın yüzü değişmişti. Cevabı biliyordu ama sanki söylemek istemiyordu. Sonunda fısıldadı. "Ben kırdım."
Sena'nın kalbi sıkıştı. "Sen mi kırdın?"
Adam başını iki yana salladı.
"Kırmak istemedim. Yemin ederim istemedim. Yıllarca rüyalarıma girdi. Benimle konuştu, bekledi, sabretti ve ben yaşlandıkça...zayıfladıkça...bana sinsice yaklaştı. Mühür kırıldığında avuçlarımdaydı ama ben orada değildim."
Haydar Hoca yavaşça ayağa kalktı. Artık her şeyi anlamıştı.
"Bekir'i istemedi. Çünkü ilk günden beri seni istiyordu."
Muhtar gözlerini kapattı. Ve yavaşça başını salladı. “Evet.”
“Bekir, hastalar, köy bir yemdi. Rıh'ı Ahmer'in gerçek hedefi...Başından beri Mustafa Çetin'di.”
Tam o anda evin dışından güçlü bir rüzgâr yükseldi. Pencereler aynı anda çarpmaya başladı. Lambalar patladı ve köyün üzerindeki kızıl sis bir anda yoğunlaştı.
Nerina korkuyla pencereye koştu. Yüzü bembeyaz kesilmişti. "Sena..."
Genç kadın pencereye yöneldi. Ve gördüğü şey karşısında nefesi kesildi.
Köy meydanında...çınarın altında...kırmızı bir siluet duruyordu. İnsan şeklindeydi. Ama insandan daha uzundu. Daha ince ve sanki daha eski. Albümlerden çıkıp gelmiş eski bir fotoğraf gibi tam gözlerinin önünde duruyor, doğrudan onlara bakıyordu.
Bu “Rıh'ı Ahmer...” di. Sonunda ortaya çıkmıştı.
Kızıl sis köyün üzerine çökmüştü. Çınarın yaprakları rüzgârsız sallanıyor, gökyüzü kan kırmızısı bulutlarla örtülüyordu. Karadere sanki nefes almayı bırakmıştı.
Hepsi dışarıya çıkmıştı. Yakın sayılacak bir mesafeden yaratığa bakıyorlardı.
Rıh'ı Ahmer başını kaldırmış kızıl gözleriyle doğrudan Sena'ya bakıyordu. Ve konuştu.
“Demek sensin.”
Sesi duyulmuyordu ama hissediliyordu. Kemiklerin içinde. Kalbin arkasında. Ruhun derinliklerinde hissediliyordu.
Sena gözlerini kaçırmadı. "Sen Rıh'ı Ahmer'sin."
Yaratık hafifçe güldü. İnsanlar bana böyle diyor.”
"Gerçek adın ne peki?"
Bu soru yaratığı şaşırtmıştı. Çünkü kimse ona adını sormazdı.
Rıh'ı Ahmer birkaç saniye sustu. Sonra yüzünde insana benzeyen bir ifade oluştu. Hüzün.
“O adı hatırlayan kalmadı.” diyordu
Ama Sena konuşmaya devam etti.
"Bekir'i neden öldürdün? Diğer insanları neden öldürdün?"
Kızıl gözler ona bakıyordu.
“Ben kimseyi öldürmedim. Bekir, Ali, diğerleri hepsi vazgeçti.”
Sena'nın içi buz kesmişti. Çünkü yaratık söylediği şeylere gerçekten inanıyordu. Suçsuz olduğunu düşünüyordu ama suçsuz değildi.
"Onları ölüme sen sürükledin."
Rıh'ı Ahmer sustu. Ve ilk kez bakışlarını köye çevirdi. Sonra yeniden konuştu.
” İnsanların içindeki boşluğu ben yaratmadım. Ben sadece buldum.”
Sena bir adım öne çıktı. "O zaman neden geri geldin?"
Rıh'ı Ahmer bu kez doğrudan muhtara baktı. Mustafa Çetin'in yüzü bembeyaz olmuştu.
“Çünkü yarım kalan işler tamamlanır.”
Muhtar titremeye başladı. On sekiz yıl önceki korku yeniden gözlerine yerleşmişti. Ve o an... Rıh'ı Ahmer gülümsedi.
“Siz hâlâ bu savaşı kazanacağınızı mı sanıyorsunuz? Ama çoktan kaybettiniz.”
Gökyüzü sarsılıyordu. Kızıl sis hareket ediyor ve köyün dört bir yanından gölgeler yükseliyordu.
Eski kuyulardan. Boş evlerden. Ağaçların arasından. Yüzlerce karanlık varlık onlara yaklaşıyordu.
Rıh'ı Ahmer kollarını iki yana açtı.
“Bakın. Bunlar benim askerlerim değil. Bunlar insanların terk ettiği umutlar.”
Rıh'ı Ahmer'in sesi meydanın üzerinde yankılandı. Ve o anda...Gölgeler hareket etti. İlk saldıran onlardı.
Karanlık yaratıklar keskin çığlıklar atarak üzerlerine koşmaya başlamıştı. Hepsinin ellerinde Sena’nın anlam veremediği, bu dünyadan olmayan savaş aletleri vardı.
Morvan yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle “Sonunda." Diyordu.
Bakışlarında dehşet verici bir kana susamışlık vardı. Belki de uzun süredir içinde kapalı kalan canavar serbest bu anı bekliyordu.
Morvan tüm azametiyle ileri atıldı. Bir insanın hareket edebileceğinden çok daha hızlıydı. İlk yaratığı daha ona ulaşamadan parçalamıştı. Ama Morvan durmayacaktı. Daha yüzlerce enfes cinayet onu çağırıyordu. Her hamlesi ölümcüldü. Sanki yaratıkların hareketlerini önceden biliyordu. Karşısındaki her varlığın zayıf noktası zihninde parlıyordu. Omuz. Boyun, sırt, bacak, kalp.. hepsi zihninde yankılanıyordu. Morvan her darbeyi tam vurması gereken yere indiriyordu.
Rıh'ı Ahmer ise onu izliyordu ve seslendi.
“Hâlâ savaşmayı seviyorsun.”
Morvan yaratığın üzerine doğru yürüdü.
"Senden daha çok."
Ama tam o sırada dizleri titremeye başladı. Bir anlığına dengesi bozuldu. Rıh'ı Ahmer gülüyordu. “Çok güzel. Devam et.”
Morvan'ın yüzü sertleşti. Çünkü anlamıştı. Her saldırıda biraz daha yoruluyor, tükeniyordu. Enerjisi bu canavar tarafından yutuluyordu.
Bu sırada Kerem yere çökmüştü. Avuçlarını toprağa bastırdı ve gözlerini kapattı. Bir anda dünya değişti. Artık köyü görmüyordu. Enerjileri, korkuları, anıları, izleri görüyordu. Ve yüzlerce kırmızı akışkan çizgi köyün her yanına dağılmış hepsi aynı noktaya bağlanıyordu. Çınara.
Kerem'in gözleri korkuyla açıldı. Bu şey tek bir yerde değildi. Her yerdeydi. Sonra gözlerini Rıh'ı Ahmer'e çevirdi. Herkesin duyacağı bir şekilde konuştu.
"Biz sadece onunla değil, buradaki her şeyle savaşıyoruz. "
Nerina çınarın önünde duruyordu. Elini ağacın kabuklarının üzerinde dolaştırıyordu. Ve dünya gözleri önünde birden parçalanmaya başladı.
Anılar açıldı. On sekiz yıl öncesi gözlerinin önünde duruyordu. Hasan Hoca, Mustafa Çetin, kızıl sis, çığlıklar ve mühür.
Sonra daha eskilere.. Yüz yıl.. İki yüz yıl.. Üç yüz yıl.. Nerina gördüklerinin dehşetiyle geri çekilmişti. Kadın nefes almakta zorlanıyordu.
"Bu ilk değil, ilk kez olmuyor. Karadere'den öncesi de var. Başka insanlar. Başka kurbanlar. Başka köyler."
Sonra gözlerini yaratığa çevirdi.
"Sen yüzlerce yıldır buradasın. Ama neden?"
Rıh'ı Ahmer başını hafifçe eğdi. İlk kez biri onu gerçekten görüyordu.
“Nihayet. Beni hatırlayan biri.
Tam o sırada... Haydar Hoca'nın sesi gökyüzünü doldurdu.
“Hak geldi. Batıl yok oldu.”
Ve ilk kez...Rıh'ı Ahmer'in gerçek şekli ortaya çıkmaya başlamıştı. Sena nefesini tuttu.
Çünkü karşısındaki şey bir canavar değildi. Yüzlerce yüz. Yüzlerce korku. Yüzlerce pişmanlık. Tek bedende birleşmişti. Ve hepsinin ortasında... derin karanlık bir boşluk vardı.
Sena'nın gözleri doldu. Çünkü ilk kez neyle savaştıklarını anlamıştı. Bir yaratıkla değil, umutsuzlukla.
Ve tam o anda... Rıh'ı Ahmer bütün gücünü serbest bıraktı. Kızıl sis dalgalar halinde üzerlerine çöktü. Morvan diz çöktü. Kerem nefessiz kaldı. Nerina çığlıklar attı. Haydar Hoca'nın ise nefesi kesildi. Ve Sena...İlk kez yaratığın gözlerinin içine baktı.
Yaratık fısıldadı:
“Şimdi...Bana neden seçildiğini göster.”
Meydan sessizliğe gömüldü. Rüzgâr durmuştu. Gölgeler bile hareket etmiyordu. Sanki bütün dünya verilecek cevabı bekliyordu.
Sena susuyordu. Çünkü cevabı kendisi de bilmiyordu. Neden seçilmişti? Neden kitap onu bulmuştu?
Kızıl sis etrafında dönmeye başladı. Rıh'ı Ahmer yaklaşırken sesi yeniden duyuldu.
“Söyle...Neden sen?”
Sena cevap veremedi. Çünkü gerçekten bilmiyordu.
Tam o sırada... Bir el omzuna dokundu. Haydar Hoca. Yaşlı adam ayakta durmakta zorlanıyordu.
"Hatırla kızım, hatırla. Şimdi düşün, Kerem neyi kaybetti, güvenini... Peki ya Morvan, yılların savaşında kendinden parçalar... Ya Nerina, geçmişini... Ben ise kimliğimi…”
Haydar Hoca başını salladı. Sonra yavaşça sordu.
"Peki ya sen neyi kaybettin?"
Sena cevap veremedi. Çünkü cevabı yoktu. Ve işte o anda anladı.
Hiçbir şey kaybetmemişti. Canı yanmıştı, yalnız kalmıştı, korkmuştu. Defalarca yıkılmıştı. Ama bir şeyi asla bırakmamıştı.
İnsanlara inanmayı. İyiliğe inanmayı. Umuda inanmayı.
Ve şimdi fark ediyordu. Rıh'ı Ahmer'in dokunamadığı tek şey buydu. Çünkü o hiçbir şeyden vazgeçmemişti.
Rıh'ı Ahmer bir adım geri çekildi. Çünkü Sena’yı hissediyordu.
Karşısında ilk kez eksilmemiş biri duruyordu. Ve ilk kez sesinde korkuya benzeyen bir şey duyuluyordu.
“Hayır...”
Sena yavaşça ona doğru yürüdü. Ne silahı vardı. Ne büyüsü. Ne de kalkanı. Yalnızca eksilmemiş kalbi ve inancı.
"Sen yanılıyorsun." Dedi yaratığa.
Rıh'ı Ahmer'in gözleri parladı.
“Ben hiç yanılmam. İnsanların içinde karanlık var."
Sena ona doğru birkaç adım daha attı.
"Doğru. Karanlık, acı, suçluluk ve yalnızlık var." Sonra durdu.
"Ama sadece bunlar yok. Sen insanların içindeki ilahi ışığı hiç görmedin."
Tam o sırada köydeki evlerden birinin kapısı açıldı. Yaşlı bir kadın kararlı bakışlarla dışarıya çıkmıştı. Sonra diğer bir kapı açıldı. Ve sonra diğer bütün kapılar. Köydeki herkes korkularıyla yüzleşmek için meydanda toplanıyordu. Sena’nın tam arkasında.
Rıh'ı Ahmer onları görünce öfkelendi.
“Evlerinize dönün!” diye bağırıyordu.
Kızıl sis insanların üzerlerine doğru yürüdü. Ama bu kez insanlar geri çekilmiyordu.
Muhtar titreyerek ayağa kalktı. Gözlerinde korkudan daha güçlü bir şey vardı. Kararlılık. Ardından çınara doğru yürüdü. Rıh'ı Ahmer'in yüzü değişmişti. Çünkü ne olacağını biliyordu.
Ve işte o anda...Muhtar bağırdı: "Yeter artık!"
Meydan sustu. Kızıl sis bir anlığına duraksadı. Bütün gölgeler savaşmayı bıraktı. Rıh'ı Ahmer'in gözleri Muhtara döndü.
İlk kez... Öfkeli görünüyordu. “Sus, karşımda konuşma!”
Muhtar başını salladı. Yüzünden yaşlar akıyordu. Ama artık korkmuyordu. On sekiz yıl boyunca taşıdığı yük ilk kez omuzlarından kalkıyordu.
"Hayır. Bu defa susmayacağım."
Rıh'ı Ahmer'in etrafındaki sis dalgalandı. “Sus dedim!”
Gökyüzü gürledi. Ama Muhtar geri çekilmedi. Sena nefesini tuttu. Çünkü ilk kez karşısında korkmuş bir adam değil köyün koruyucusu duruyordu. Muhtar çınara baktı. Sonra gözlerini kapattı. Ve yıllardır sakladığı gerçeği anlatmaya başladı.
"Hasan Hoca ölmedi. Yıllarca öldüğünü sandım. Yıllarca onu kurtaramadığımı düşündüm. Ölümünden hep kendimi sorumlu tuttum. Meğer gerçek farklıymış."
Tam o anda çınarın gövdesinden ışıklar saçılmaya başladı. Altın renkli ışıklar kabukların arasından yayılıyordu.
Nerina nefesini tuttu. "Sanki Çınar ona cevap veriyor..."
Ve bir anda meydan kayboldu. Herkes aynı görüntünün içindeydi.
On seki yıl öncesinde. O gece köy yanıyordu. Kızıl sis her yeri kaplamıştı. Mustafa dizlerinin üzerindeydi. Hasan Hoca ise çınarın önünde durmuş dualar okuyordu. Yüzü kanlar içindeydi. Ama gözlerinde korku yoktu "Vakit geldi Mustafa."
Mustafa başını iki yana salladı. "Hayır. Başka bir yolu olmalı!"
Hasan Hoca yorgun ama huzurlu bir gülümsemeyle,
"Bulamayız Mustafa." Diyordu.
Sonra çınarı gösterdi. "Mührü hazırladım. Sadece son parçası eksik. Bir koruyucunun ruhu."
Mustafa dondu. "Ben veririm! Ben veririm! “Diye bağırdı.
Hasan Hoca başını iki yana salladı. "Hayır, sen vermeyeceksin. Bu köyün sana ihtiyacı var."
Mustafa ağlamaya başlamıştı. "Yapma...Ne olur yapma..."
Ama Hasan Hoca kararını vermişti. Son duasını okuyordu.
"Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah'ın yardımıyladır.
Gökyüzü açıldı. Çınar ışıklarla doldu. Rıh'ı Ahmer ‘den çığlıklar yükseliyordu. Ve Hasan Hoca son kez Mustafa'ya baktı.
Sözleri meydanda yankılanıyordu.
“Sakın kendini suçlama. Bu bir son değil, emanet.”
Sözleri bitince bedeninden yükselen ışık iki parçaya ayrıldı. Bir parçası çınarın içine diğeri Mustafa'nın göğsüne aktı. Sonra Hasan Hoca ışığın içinde silinerek kayboldu.
Görüntüler dağılmıştı. Muhtarın hıçkırıkları bütün meydanda yankılanıyordu. Tam o anda... Muhtarın göğsünde bir ışık parlamaya başladı. Küçük ama göz kamaştırıcı.
Rıh'ı Ahmer bir adım geri çekildi. O ışığı tanıyordu. Hasan Hoca'nın emaneti. Son mührün parçası.
Sena artık anlıyordu. Rıh'ı Ahmer'in yıllar boyunca neden Muhtar'ın peşinde olduğunu... Neden köye döndüğünü... Neden Bekir'den başlayıp herkesi zehirlediğini... Çünkü son mühür Mustafa'nın ruhundaydı. Ve şimdi...On sekiz yıl sonra... Son kilit açılmak yerine güçleniyordu.
Rıh'ı Ahmer çığlık attı. “Hayır! O ışık benim!
Ve bütün kızıl sis bir anda Muhtar'ın üzerine saldırdı...
Sena'nın gözleri büyüdü. "Mustafa Amca!"
Ama saldırı Muhtar'a ulaşamadı. Çünkü tam o anda çınar sarsıldı. Bu rüzgâr ya da deprem değildi. Sanki ağacın içinden bir şey uyanıyordu. Kabukların arasından altın renkli ışıklar yükselmeye başladı.
Rıh'ı Ahmer'in yüzünde korkuya benzer bir ifade belirdi. Çünkü yıllardır saklanan sır ortaya çıkıyordu.
Kerem dizlerinin üzerine çöküp avuçlarını toprağa bastırdı.
Ve gördüğü şey karşısında nefesi kesildi.
"Bu...Bu imkânsız."
Morvan ona döndü. "Ne görüyorsun?"
Kerem'in gözleri hâlâ toprağın altındaydı.
"Çınarın altında bir mühür yok. Bir kapı var."
Meydan buz kesti. Rıh'ı Ahmer öfkeyle kükredi.
“Kapa çeneni!”
Nerina çınarın gözdesine yeniden elini koydu. Dünya bir anda silinip kayboldu. Anılar yeniden açıldı. Ama bu defa daha derin. Çok daha derin. Ve Nerina görüyordu.
On sekiz yıl önceki geceyi. Hasan Hoca'yı. Muhtarı. Ve çınarın altında açılan devasa yarığı. Bir kapıyı. Karanlıkla dolu bir geçidi. İnsan dünyasıyla görünmeyen âlemler arasında duran kadim bir eşiği. Ve Hasan Hoca'nın son fedakârlığını.
"Olamaz..."
Nerina'nın sesi titriyordu.
"Hasan Hoca mühür olmamış..." Kadın nefes almakta zorlandı.
Gözleri çınarın köklerine kilitlenmişti. "Bekçi olmuş."
Haydar Hoca nefesini tuttu. Rıh'ı Ahmer ise çılgına dönmüştü.
“Yeter artık herkes sussun!”
Sena sonunda gerçeği anlamıştı. Yaratık Muhtar'ın da peşinde değildi. Onun asıl hedefi çınardı. Asıl hedefi Hasan Hoca'nın son fedakârlığını yok etmekti.
Rıh'ı Ahmer gökyüzüne doğru bağırdı.
“On seki yıl! On seki yıl boyunca beni hapsettiniz ve o lanet olası kapıyı korudunuz! Bu lanet artık bitecek!”
Çınarın kabukları çatlamaya başlamıştı. Altın renkli ışıklarla kızıl enerji birbirine çarpıyordu. Mühürlü kapı sarsılıyordu. Ve eğer kırılacak olursa arkasındaki gerçek Rıh'ı Ahmer serbest kalacaktı.
O anda...Muhtar ayağa kalktı. Gözleri yaşlıydı ama korkmuyordu. Çünkü artık unuttuğu tüm gerçeği biliyordu. Hasan Hoca ona bir görev vermişti. Ve Muhtar tüm gücüyle bağırdı.
"Bu köyü sana vermem!" Göğsündeki altın ışıklar alev alev parıldıyordu.
Çınar da ona cevap veriyordu. Ağacın yaprakları ışıklarla sarılmaya başladı. Kökleri yerin altında hareket ediyordu. Ve bütün köyde tek bir ses yankılandı. Bir insanın, bir dostun, bir öğretmenin sesi.
Bu Hasan Hoca’ydı.
“Aferin evlat…Nöbeti bırakmadın.
Muhtar olduğu yerde çöküp ağlamaya başladı. Rıh'ı Ahmer ise ilk kez geri çekildi. Çünkü Hasan Hoca'nın hâlâ nöbette olduğunu anlamıştı. Ve tam o anda...Sena ileri doğru bir adım attı.
Kapıyı korumak. Köyü kurtarmak. Ve Rıh'ı Ahmer'i sonsuza dek hapsetmek için... Artık sıra ondaydı.
Ama yaratık hâlâ direniyordu. Gökyüzündeki bütün kızıl sis, köyün üzerinde karanlık devasa bir bulut gibi dönüyordu. Sonra bir anda...Çınarın üzerine doğru çökmeye başladı.
Rıh’ı Ahmer son hamlesini yapıyordu. Ağaç şiddetle sarsılmıştı. Dalları kırılıyor, kabukları çatlıyordu. Ağacın dibindeki toprak yarılmaya başlamıştı.
Rıh'ı Ahmer öfkeyle kükredi.
“Kırıl, parçalan, yok ol!”
Darbelerin şiddetiyle kapı görünmeye başlamıştı. Çınarın köklerinde devasa altın çizgiler belirdi. Bir mühür. Bir eşik. Bir hapishane. Ve o hapishanenin içinde...gerçek karanlık kıpırdanıyordu.
Kerem'in nefesi kesilmiş gözleri büyümüştü.
"Allah'ım... Gerçek Rıh'ı Ahmer bu kapının arkasında..."
Meydan buz kesmişti. Herkes dehşet içindeydi. Gerçek yaratık oradaysa onların savaştığı şey neydi? Anlamışlardı, o sadece bir parçaydı, küçük bir iz. Dünyadan kopmak istemeyen bir gölge, savaş veren bir yankı. Gerçek bedeni hâlâ kapının arkasındaydı. Ve bu yüzden... o kapı asla açılmamalıydı.
Rıh'ı Ahmer çılgınca saldırıyordu. Tüm gücüyle kapıyı kırmaya çalışıyordu. Darbelerin şiddetiyle çınar inliyor, kapı sarsılıyordu. Ve tam o anda çınarın bütün dalları yeniden parlamaya başladı. Kökler hareket ediyor, kapının etrafını sarıyor, mührü güçlendiriyordu.
Haydar Hoca bastonunu kaldırdı. Yaşlı adamın sesi bu kez bütün köyde yankılanıyordu.
“Allah'ın adıyla...Hak üzere kurulan korunsun...Batıl kendi karanlığında kaybolsun...”
Dualar yükseldikçe kızıl sis geri çekilmeye başlamıştı. Beklediği savaş bu değildi. O kazanacağı bir savaşı arzularken, karşına demir gibi güçlü ilahi bir ışık çıkmıştı.
Rıh'ı Ahmer öfkeyle çırpınıyordu. Karşısında yalnızca Sena yoktu. Bir köy vardı. Bir emanet vardı. Ve nesiller boyunca süren bir nöbet.
Tam o sırada...Muhtarın göğsündeki ışık yeniden parlamaya başladı. Bu kez daha güçlü. Daha saf. Daha parlak. Çınarın içindeki altın ışık da ona cevap veriyordu. Sanki iki ışık birbirini çağırıyordu.
Sena nefesini tuttu. Çünkü ne olacağını anlamıştı. Hasan Hoca'nın ve Mustafa'nın emaneti...birleşmek üzereydi.
Rıh'ı Ahmer bunu fark ettiği anda çaresizce haykırdı.
“Hayır, hayır! O birleşme asla olamaz! Mühür tamamlanamaz!”
Gökyüzü sanki parçalanıyor, üzerlerine düşüyordu. Kızıl sis son bir direnişle çınarı parçalıyordu. Kapının altındaki mühür çatırdıyor ve ilk kez... arkasındaki karanlık gözler görünüyordu. Gerçek Rıh’ı Ahmer’in gözleri.
Kerem'in yüzü bembeyaz kesilmişti. “Çabuk olun! Kapı daha fazla dayanamaz!" O anda herkes dualar ediyor, karanlığa ilahi nurla direniyordu.
Tam o sırada...Muhtarın göğsünden ve çınarın içinden çıkan iki ışık gökyüzüne doğru yükselerek parıltılar saçarak birleşmeye başladı. Gökyüzünde devasa bir mühür belirdi. Kadim semboller dans ederek dönüyordu, ışık halkaları birbirine geçiyordu.
Haydar Hoca'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Tamamlandı...Hasan...Tamamlandı..."
Ve o anda...Çınarın altındaki kapı tamamen açılmıştı. Ama dışarıya doğru değil. İçeriye. Derinliklere. Bir hapishaneye. Bir mühür âlemine.
Rıh'ı Ahmer kaçmaya başlamıştı. Başına geleceklerin farkındaydı ve artık gerçekten korkuyordu.
“Hayır’ Ben oraya asla dönmem!”
Ama artık çok geçti. Kapının devasa bir çekim gücü bedeni parçalanmaya başladı. Önce Kolları. Sonra omuzları. Sonra kızıl Sis. Hepsi binlerce parçaya ayrılıyordu.
Ve tam o anda...Köyün dört bir yanında insanlar sarsılmaya başladı. Hepsinin göğsünden küçük kırmızı ışıklar çıkıyordu. Lanetin tohumları. Yıllardır içlerinde büyüyen karanlık. Korkular, suçluluk, umutsuzluk. Hepsi bedenlerinden ayrılıyordu.
Rıh'ı Ahmer ise keskin çığlıklar atıyordu. Gücü ellerinden kayıp giderken meydandaki gölgeler de duraksadı. Bir anlığına hepsi oldukları yerde donup kaldı. Sonra içlerinden yükselen karanlık çözülmeye başladı. Bazıları rüzgârda dağılan kül gibi savruldu.
Bazıları sisin içinde eriyip kayboldu. Bazılarıysa köy halkının göğsünden çıkan kırmızı ışıklarla birlikte yok oldu. Çünkü onlar gerçek yaratıklar değildi. Onlar insanların yıllarca taşıdığı korkuların, suçlulukların ve vazgeçişlerin şekil bulmuş hâlleriydi. Ve Rıh'ı Ahmer mühürlenirken onları ayakta tutan güç de yok oluyordu.
Köy uyanıyordu. İnsanlar derin nefesler almaya başlamıştı. Bazıları ağladı. Bazıları diz çöktü. Bazıları gökyüzüne baktı. Sanki yıllardır taşıdıkları görünmez yük sırtlarından alınmıştı.
Kerem şaşkınlıkla fısıldadı. "İyileşiyorlar..."
Haydar Hoca başını salladı. “Hayır. Hatırlıyorlar."
Rıh'ı Ahmer son kez Sena'ya baktı. Artık yenilmez görünmüyordu.
Yorgundu. Eksilmişti. Ve ilk kez... Yalnız görünüyordu.
"Neden?" Sesi fısıltıya dönüşmüştü.
"Neden vazgeçmedin?"
Sena gözlerinin içine bakıyordu. Yavaşça cevap verdi.
"Çünkü Hasan Hoca, Mustafa Amca vazgeçmedi. Haydar Hoca, Morvan, Nerina ve Kerem vazgeçmedi. Ben de vazgeçmedim."
Rıh'ı Ahmer'in gözleri kapandı. Kapının çekimi onu tamamen parçalamıştı. Ve son parçaları da mühür âlemine doğru sürükleniyordu. Tam kaybolurken...Uzaklardan bir ses duyuldu.
Hasan Hoca'nın sesi.
“Emanet tamamlandı. Nöbet sürüyor.”
Altın ışıklar birbirine kenetlenerek kapı kapandı. Çınarın gövdesinde iç içe geçmiş iki halka belirdi. Mühür tamamlanmıştı.
Haydar Hoca bastonuna dayanmış çınarı izliyordu. Sena yanına geldi. Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra Sena sordu. "Bitti mi?"
Haydar Hoca hafifçe gülümsedi.
"Karadere için evet. Bizim için hayır."
Başka kapılar. Başka sırlar. Ve başka karanlıklar...Sessizce onların gelmesini bekliyordu.