Bölüm 3 / 43
Adar 3
ADAR
Maslak'taki ofisimin camından İstanbul gri görünüyordu. Ekim ayının ilk yağmuru şehri bir perde gibi örtmüştü.
"Adar Bey, Almanlar hatta," dedi sekreterim Melis. "Toplantıyı yarına mı alalım?"
"Hayır, şimdi bağla."
Masamın üstünde Kaplan Holding'in üçüncü çeyrek raporları duruyordu. Lojistik tarafı büyüyordu. İnşaat tarafı ise faizler yüzünden zorlanıyordu. Babam şirketi kırk yıl önce tek bir kamyonla kurmuştu. Şimdi holdingde bin iki yüz kişi çalışıyordu. Babam da bunu her fırsatta hatırlatıyordu.
Toplantı bitince ortağım Kerem kapıyı çalmadan içeri girdi. Kerem çocukluk arkadaşımdı. Kapı çalmayı hiç öğrenmemişti.
"Yüzün beş karış. Almanlar mı?"
"Almanlar iyi. Annem."
"Ne olmuş Nezahat Sultan'a?"
"Üç gündür Mardin'deymiş. Bana haber bile vermedi. Bu akşam herkesi yalıya çağırmış. Önemli bir şey konuşacakmış."
Kerem koltuğa yayıldı.
"Annen Mardin'e gidip önemli bir haberle dönüyorsa korkmak lazım."
"Korkuyorum zaten."
Telefonum titredi. Ekranda Serap'ın adı vardı.
"Efendim Serap."
"Aşkım, annen döndü. Akşam yemekte herkes burada olacak. Erken gelebilir misin?"
Sesi her zamanki gibi yumuşaktı. Serap'la beş yıldır evliydik. Onu bir yardım gecesinde tanımıştım. Şıktı, zekiydi ve herkesle konuşmayı bilirdi. Annem başta onu çok sevmişti. Sonra yıllar geçti ve çocuk olmadı. Annemin sevgisi de yıllarla birlikte soğudu.
"Annem sana bir şey söyledi mi?"
Serap bir an sustu.
"Akşam konuşuruz aşkım. Telefonda olmaz."
"Serap, ne oluyor?"
"Gel, konuşalım. Seni seviyorum."
Telefon kapandı. İçimde bir huzursuzluk büyüdü.
Saat altıda Tarık beni ofisin önünden aldı. Tarık iki yıldır şoförümüzdü. Onu Serap bulmuştu. Sessiz ve işini bilen bir çocuktu.
"Yalıya mı Adar Bey?"
"Yalıya Tarık."
Yağmur ön camda şeritler çiziyordu. Köprüye çıktığımızda Boğaz'ın sularına vuran ışıkları izledim. Tarık dikiz aynasından birkaç kez bana baktı.
"Bir şey mi var Tarık?"
"Yok efendim. Serap Hanım bugün biraz keyifsizdi de. Söyleyeyim dedim."
"Sen nereden biliyorsun?"
"Öğleden sonra kuaföre götürdüm. Yolda hiç konuşmadı."
Başımı salladım. Şoförümüzün karımın keyfini benden iyi bilmesi garibime gitti ama üstünde durmadım.
Vaniköy'deki yalı babamın eseriydi. Babam seksenlerin sonunda yalıyı bir paşa torununun ailesinden almıştı. O gün Mardinli bir kamyoncunun Boğaz'a yerleştiğini herkese göstermek istemişti. Yalı onun zafer anıtıydı.
Kapıda beni Hayriye Abla karşıladı. Hayriye Abla otuz yıldır bu evdeydi. Beni o büyütmüştü sayılır.
"Hoş geldin oğlum. Islanmışsın, ver ceketini."
"Hoş bulduk Hayriye Abla. Ortalık neden bu kadar sessiz?"
Hayriye Abla ceketimi aldı. Sesini alçalttı.
"Annen bir haberle geldi oğlum. Ben söylemeyeyim. Ama sakin ol, olur mu?"
Yemek salonunda herkes yerini almıştı. Babam masanın başındaydı. Yetmiş yaşındaydı ama hâlâ dimdik otururdu. Annem sağında, ablam Nilgün solundaydı. Serap benim sandalyemin yanında oturuyordu. Üstünde bej bir elbise vardı. Saçları kusursuzdu. Gözleri ise kızarmıştı.
"Geç kaldın," dedi babam.
"Yağmur var baba. Trafik."
"Trafik her gün var."
Oturdum. Hayriye Abla ve yardımcı kız Songül çorbaları servis etti. Bir süre kimse konuşmadı. Sadece kaşık sesleri vardı.
"Mardin nasıldı anne?" diye sordum sonunda.
Annem peçetesiyle ağzını sildi. Babama baktı. Babam başını salladı.
"Mardin güzeldi oğlum. Sana bir kız buldum."
Kaşık elimde kaldı.
"Nasıl yani?"
"Abdülkadir Efendi'yi hatırlıyor musun? Babanın gençlik arkadaşı. Kuyumcu olan. Onun büyük kızı. Adı Elif. Yirmi yaşında. Edepli, temiz, çalışkan bir kız."
Serap'a döndüm. Serap tabağına bakıyordu.
"Anne, ben evliyim. Karım yanımda oturuyor."
"Biliyorum oğlum. Resmî nikâhın Serap'la kalacak. Elif'e imam nikâhı kıyılacak."
Nilgün kahkaha attı. Ablam otuz iki yaşındaydı ve hiç evlenmemişti. Bu evde herkesin derdini kendi eğlencesine çevirmeyi iyi bilirdi.
"Vay vay vay," dedi. "Kaplan ailesi on dokuzuncu yüzyıla dönüyor. Kardeşime kuma alıyoruz. Ne kadar modern!"
"Nilgün, sus," dedi babam.
"Niye susayım baba? Biri bu saçmalığa saçmalık demeli."
"Sen bu evde kimin ekmeğini yiyorsan onun sözünü dinleyeceksin."
Nilgün kadehini masaya vurdu ama sustu.
"Baba," dedim. "Bu dediğiniz şey hem kanuna aykırı hem de ahlaka."
"Ahlak mı?" Babam çatalını tabağa bıraktı. "Beş yıldır evlisin. Çocuğun yok. Benim tek oğlum sensin. Kaplan adı seninle bitecek. Benim kırk yıllık emeğim seninle bitecek. Bunun ahlakını kim konuşacak?"
"Tüp bebek denedik baba. Doktorlara gittik."
"Gittiniz de ne oldu?"
Serap başını kaldırdı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Hemen sildi.
"Kemal Bey haklı Adar," dedi. "Doktor Selim Bey açıkça söyledi. Benden çocuk olmayacak. Bunu sen de biliyorsun."
"Serap, sen ne diyorsun?"
"Ben razıyım Adar."
Masadaki herkes sustu. Nilgün bile.
"Razı mısın? Kocanın başka bir kadınla evlenmesine razı mısın?"
Serap elimi tuttu. Elleri buz gibiydi.
"Ben seni seviyorum. Senin baba olmanı istiyorum. Bu aile benim yüzümden soyunu kaybetmesin. Ben buna dayanamam."
Elimi çektim. Ayağa kalktım. Sandalyem gürültüyle geriye devrildi.
"Hepiniz delirmişsiniz."
Salondan çıktım. Bahçeye, oradan da iskeleye yürüdüm. Yağmur dinmişti ama rüzgâr sertti. Boğaz'ın suları iskeleye vurup köpürüyordu. Karşıda Bebek'in ışıkları yanıyordu.
Bir sigara yaktım. Üç yıldır içmiyordum. Cebimde neden paket olduğunu bilmiyordum.
Arkamdan ayak sesleri geldi. Gelen Serap'tı. Omzuna bir şal almıştı.
"Üşüyeceksin," dedi.
"Sen nasıl razı olursun Serap? Nasıl?"
Serap yanıma geldi. Başını omzuma yasladı.
"Adar, her ay biraz daha ölüyorum. Annenin bakışları, Nilgün'ün lafları, babanın sessizliği... Hepsi benim suçummuş gibi. Her bayram, her doğum günü, her sofra aynı. Herkes 'Hâlâ yok mu?' diye soruyor."
"Bu senin suçun değil."
"Ama sonuç değişmiyor. Ben sana çocuk veremiyorum. Başka biri verecekse..." Sesi kırıldı. "En azından senin çocuğun olacak. Ben de onu severim. Kendi çocuğum gibi büyütürüm."
Ona döndüm. Ağlıyordu. Beş yıldır Serap'ı hiç böyle görmemiştim. O her zaman kontrollü ve kusursuzdu. Şimdi ise rüzgârda titreyen bir kızdı.
"Ben seni aldatmak istemiyorum Serap."
"Bu aldatmak değil. Ben biliyorum. Ben izin veriyorum."
"Peki o kız? O kız ne olacak? Yirmi yaşında bir kız. Kim bilir ne hayalleri vardı?"
Serap omuz silkti.
"Annen ailesine iyi para vermiş. Kız da İstanbul'da, yalıda yaşayacak. Mardin'de ne yapacaktı? Bir köylüye mi gidecekti?"
Bu cümle kulağıma tuhaf geldi. Ama Serap'ın acısından konuştuğunu düşündüm. İnsan acı çekerken bazen sertleşir.
"Bu işe evet demeyeceğim," dedim.
"Düşün Adar. Sadece düşün."
Serap içeri girdi. Ben yarım saat daha iskelede kaldım.
İçeri döndüğümde salonda bağrışmalar vardı. Babam ayağa kalkmıştı. Bir eli göğsündeydi.
"Kemal!" Annem babamın koluna girmişti. "Kemal, otur! Hayriye, ilacını getir!"
Koştum. Babamın yüzü griye dönmüştü. Alnında ter vardı.
"Baba! Baba, iyi misin?"
"Çekil," dedi babam. Sesi hırıltılıydı. "Çekil önümden."
Onu koltuğa oturttuk. Hayriye Abla dilinin altına bir hap koydu. Nilgün telefonla Doktor Orhan'ı aradı. Orhan Bey yıllardır ailemizin doktoruydu. Yalının iki sokak ötesinde otururdu.
Yirmi dakika sonra Doktor Orhan geldi. Babamın tansiyonunu ölçtü. Kalbini dinledi. Sonra beni bir kenara çekti.
"Adar, babanın kalbi yorgun. Geçen yıl taktığımız stent iyi çalışıyor ama bu stres onu bitirir."
"Ne yapmam lazım Orhan Amca?"
"Onu üzmemen lazım oğlum. Bu kadar basit. Bir daha böyle sinirlenirse hastaneye değil, mezarlığa gideriz."
Doktor gittikten sonra babamın odasına girdim. Babam yatağında yatıyordu. Annem başucundaydı.
"Gel," dedi babam. Elini uzattı.
Elini tuttum. O kocaman, nasırlı eller şimdi kuru ve inceydi.
"Oğlum, ben Mardin'den buraya yalınayak geldim. Hamallık yaptım. Kamyonda uyudum. Neden biliyor musun?"
"Biliyorum baba."
"Bilmiyorsun. Benden sonra bir şey kalsın diye. Bir isim kalsın diye. Kaplan adını taşıyan bir torun kalsın diye."
"Baba..."
"Ben fazla yaşamayacağım Adar. Doktor sana ne dedi bilmiyorum ama ben biliyorum. Bu kalp yoruldu."
Annem ağlamaya başladı.
"Kemal, öyle deme."
"Diyeceğim. Ölmeden önce torunumu kucağıma almak istiyorum. Bu çok mu?"
Babamın gözleri doldu. Babamı hayatımda yalnızca bir kez ağlarken görmüştüm. O da dedem öldüğünde olmuştu. Şimdi ikinci kez görüyordum.
"Bir de şunu bil," dedi babam. Sesi sertleşti. "Vasiyetimi Avukat Necdet'e hazırlattım. Bu evlilik olmazsa hisselerimin yarısı vakfa gidecek. Kalanı Nilgün'le aranızda bölünecek. Holdingin yönetimi de senden alınacak."
"Beni tehdit mi ediyorsun baba?"
"Seni uyarıyorum oğlum. Ben kırk yılımı verdim. Sen bana bir torun veremiyorsan, ben de bu emeği sana bırakamam."
Odadan çıktım. Koridorda Nilgün duvara yaslanmıştı. Elinde bir kadeh şarap vardı.
"Duydum," dedi. "Babam vasiyet kozunu oynadı demek."
"Sen eğlen Nilgün."
"Eğlenmiyorum Adar. Bak, bu evde kimse beni sevmez, biliyorum. Ama o Mardinli kıza acıyorum. Bu evde kuma olmak, cehennemde misafir olmak gibi bir şey."
"Bana mı acıyorsun, ona mı?"
Nilgün kadehini kaldırdı.
"Hepimize acıyorum kardeşim. Ama en çok da Serap'a."
Gözlerini kıstı. Bir şey söylemek ister gibiydi. Söylemedi. Odasına doğru yürüdü.
O gece uyuyamadım. Serap yanımda uyuyordu. Ya da uyuyor gibi yapıyordu. Saat ikide balkon kapısının sesini duydum. Gözlerimi araladım. Serap balkona çıkmış, telefonla konuşuyordu. Fısıltıyla.
"Merak etme... Evet, kabul edecek... Her şey planladığım gibi gidiyor. Yarın konuşuruz."
Serap içeri girdi. Ben gözlerimi kapattım. Serap yatağa uzandı. Parfümünün kokusu burnuma geldi.
Kimi aradığını sormadım. Herhalde Defne'ydi. Serap'ın en yakın arkadaşı Defne onun her derdini bilirdi. Bu gece de derdini ona açmıştı. Öyle düşündüm.
Sabah kahvaltıya indiğimde annem tek başına oturuyordu. Önünde bir bardak çay vardı. Telefonuna bakıyordu.
"Baban iyi uyudu," dedi. "Tansiyonu düştü."
"Sevindim."
Annem telefonunu bana uzattı. Ekranda bir fotoğraf vardı.
"Bak," dedi. "Bu Elif."
Fotoğrafa bakmak istemedim. Ama baktım.
Taş bir avluda duran bir kızdı. Fotoğraf ondan habersiz çekilmişti. Elinde bir çamaşır sepeti vardı. Başını kaldırmış, uzaklara bakıyordu.
Gözleri kapkaraydı. Daha önce kimsede görmediğim kadar derindi. Ama asıl dikkatimi çeken şey o gözlerdeki ifadeydi. Kafesin içinden göğe bakan bir kuş gibiydi.
"Kız razı oldu," dedi annem. "Babası dün akşam haber yolladı."
"Kendi isteğiyle mi?"
Annem bir an duraksadı.
"Kızlar ilk başta naz yapar oğlum. Sonra razı olur."
Telefonu masaya bıraktım. Pencereden Boğaz'a baktım. Bir yük gemisi ağır ağır Karadeniz'e doğru ilerliyordu.
Babamın kalbi. Holding. Bin iki yüz çalışan. Serap'ın gözyaşları. Annemin yalvaran sesi.
Ve bir avluda, kafesten göğe bakan bir kız.
"Tamam anne," dedim. Sesim bana yabancı geldi. "Tamam. Getirin."
Annem ellerimi öptü. Ağlıyordu. Sevinçten ağlıyordu.
Ben ise o an hayatımda ilk kez kendimi bir suçlu gibi hissettim.
O kızın sesini henüz duymamıştım bile. Ama ona çoktan borçlanmıştım.