MyStoryBölüm 3 / 7

Bölüm 3 / 7

3. Bölüm: Amansız Gelenler

~Afsun~ Sabahın o insanın içine işleyen ayazında, fabrikanın demir kapısından sessizce, adeta bir gölge gibi süzülerek içeri girdim. Kimseyle göz göze gelmeden, kimseye ilişmeden doğrudan tezgâhımın başına geçtim. Saç tellerim makinelere kapılmasın diye yemenimi başıma sıkıca bağladım ve iş önlüğümü üzerime geçirdim.

Makineler o sağır edici homurtularıyla çalışmaya başladığında, etrafta uçuşan pamuk tozlarının arasında gözlerimi usulca gezdirdim. Diğer kızlar, gülüşerek içeri giriyorlardı. Onların o tasasız neşesi göğsüme bir kaya gibi otururken, gözlerim asıl aradığı kişiyi, ustabaşını taradı ama henüz ortalarda yoktu. Önüme dönüp işime odaklanmaya çalıştım. Nasılsa birazdan sesi, kendisinden önce buralarda yankılanırdı.

Bugün işim, dönen pamuk ipliklerinin makaralara düzgün sarılmasını takip etmek ve kopan bir iplik olursa, hemen ucunu bulup kördüğüm atmalıydım ki iş aksamasın, ustabaşı da gelip başımda söylenmesin.

"Lakırdı etmeyi bırakın da işe koyulun!" diye gürleyen o kalın sesi duyduğumda irkilerek ustabaşına baktım. İri ellerini birbirine vurarak kıkırdaşan kızları azarlıyor, herkesi işinin başına kovalıyordu. Yanıma gelmesine fırsat vermeden, başımı hızla eğip makineye gömüldüm.

Yan tezgâhlardaki kızlar, makinelerin uğultusunu bastırmak için avaz avaz bağırarak birbirleriyle konuşmaya devam edince ustabaşı daha sert bir dille önlerine dönmelerini söyledi.

"Afsun, bak buraya!"

Adımı duyduğum an yüreğim ağzıma geldi. Başımı hızla kaldırdım. Ustabaşı eliyle beni köşeye, gözden ırak bir yere çağırıyordu. Hızla yanına gitti. Bize bakan kızlara "Önünüze dönün!" diye tersledikten sonra beni iyice kenara çekti. Kalbim göğüs kafesimi delip geçecek gibi atarken, elini ceketinin cebine atıp beklediğim o parayı çıkardığında içimdeki endişe yok oldu. İçim ferahladı, boğazımdaki düğüm çözüldü.

"Patron erkenden maaş ödemeyi kabul etmiyor. Elinden geldikçe idare etmeye çalış kızım," dedi parayı avucuma sıkıştırırken. Sesindeki o babacan acıma, yüzüme tokat gibi çarpsa da ihtiyacım olduğundan yutkunarak parayı aldım.

"Allah razı olsun Kâmil usta." diye fısıldayabildim sadece. Gözlerime hücum eden yaşları inatla geri ittim.

Bana acıyan gözlerle kısaca başını sallayıp işimin başına dönmemi işaret etti. Avucumu yakan o parayı, aceleyle önlüğümün cebine attım ve başım önümde tezgâhıma doğru yürüdüm. Yerime geçtiğimde, kızların bana bakışarak aralarında fısır fısır bir şeyler konuştuklarını görüyordum ama görmezden geldim. Benim, o laflara karşılık verecek cevabım yoktu. Haftalığı onlardan önce almıştım. Sebebi onlar için önemli değildi.

Bir süre sonra makinelerin sesleri fabrikada tamamen yankılanıp çoğaldığında, kızlar mecburen gözlerini üzerimden çekip işlerine döndüler.

◆◆◇◆◆

~Derya~ Okula doğru yürürken, sabahın o soğuk havasında Hilal'in anlattıklarını can kulağıyla dinliyordum.

"Zehra ne için gelmiyormuş? Öğretmen yazılı sözlü yapacak diye mi?" diye dayanamayarak gülerek sordum. Kafasını hayır anlamında salladı.

"Zehra şu an ders çalışmaya her şeyden çok razı!" demesiyle adımlarımı yavaşlatıp inanmayarak ona baktım.

"Duy da inanma!" diye gülmeme engel olamadan konuştum. Hilal de benimle gülüp "Gülme vallahi doğruyu söylüyorum." demesiyle içimdeki alaycı his yerini meraka bıraktı. Gülüşümü bastırıp nedenini sordum.

"Zehra bugünlerde okula gelmeyecekmiş." diye ciddiyetle konuşmasıyla bir an duraksadım. Ona döndüğümde kolumdan çekiştirerek beni önüme döndürdü ve konuşmaya devam etti.

"Kuzeni İrfan bugün dönüyormuş. Annesiyle beraber yengesine yardım edeceklermiş."

Bu birkaç kelime, zihnimde patlayan sessiz bir bomba gibiydi. Duyduğum ismin doğruluğuna beynim şiddetle itiraz ederken, ayaklarım olduğu yere çivilendi; tek bir adım dahi atamaz oldum. Hilal hiçbir şeyden habersiz beni çekiştirmeye devam edince, buz gibi olmuş parmaklarımla onun elini sıkıca kavradım. Yüzümdeki dehşeti görüp 'ne oldu' dercesine bana bakarken, zar zor konuştum.

"İrfan Galip mi?" diye fısıldadım emin olmak için.

Başını heyecanla aşağı yukarı salladı.

"Evet, dört seneden sonra nihayet dönüyormuş. Tüm aile ayaklanmış, her şeyi kusursuz yapmaya çalışıyorlar. Zavallı Zehra da iki arada bir derede kalmış. Hangi işe koşturacağını şaşırmış..." diye anlatmaya devam etse de Hilal'in sesi uğultuya dönüştü, kelimeleri anlamını yitirdi. Zihnimin içinde sadece o yankılanıyordu: İrfan Galip. Dönüyormuş. Dört koca yıldan sonra gerçekten de dönüyormuş! Kalbim göğüs kafesimi kırmak istercesine çarparken, kanımın damarlarımda çekildiğini hissettim.

"Derya... Derya!"

Hilal'in beni sertçe sarsmasıyla o girdaptan koptum. Endişeyle irileşmiş gözleri yüzümde geziniyordu.

"Kızım birdenbire sana ne oldu? Betin benzin attı, ruh gibi oldun!" diye telaşla konuşunca, yutkunarak kendimi toparlamaya, yüzümdeki ifadeyi saklamaya çalıştım.

"Yok bir şey." diyebildim titreyen bir sesle. "Şaşırdım sadece."

İkna olmamış gibi elini uzatıp yüzüme, ateşime baktı. Elini usulca itip "İyiyim. Dört sene boyunca hiç gelmedi. Birden ne oldu da döndü, onu düşündüm." dedim.

Aslında söylediğim yalan sayılmazdı. Gerçekten de dört seneden sonra ne olmuştu da buraya geri dönmeye karar vermişti? Hangi gün, saat kaçta, ne şekilde gelecekti?

"Orasını bilmem, Zehra gelince enine boyuna sorarız." demesiyle dalgınca başımı salladım. Fakat ben Zehra'yı bekleyemezdim. Hemen eve gidip anneme sormam gerekiyordu. Annem kesin biliyordur! Biliyorsa neden tek bir kelime dahi etmemişti?

"Yine nereye daldın?" diye çemkiren Hilal'in sesiyle irkildiğimde, okulun demir kapısının önüne geldiğimizi ancak fark ettim. İçimden yükselen o amansız dürtüyle durdum. Derse girmesem? Şimdi, hemen eve koşsam ve her şeyi öğrensem...

"Sen hiç iyi değilsin ha!" diye bağıran Hilal'le mecburen başımı salladım. Bana iyice yaklaşıp kısık bir sesle kulağıma eğildi.

"Âdet mi oldun yoksa?" diye sorunca, elime geçen bu kaçış fırsatıyla bir an için içimde bir umut yeşerse de annemin o delici bakışlarıyla yalanımı anında yakalayacağını bildiğimden omuzlarım çöktü.

"Olmadı sanırım. Bir okula girelim, tuvalette bakarım." dediğimde kafasını sallayıp geri çekilmeden önce arkamdan leke var mı diye kontrol etti. Ardından onun peşinden hızlı hızlı demir kapıdan içeriye doğru yürüdüm. İçimden ettiğim tek bir dua vardı: Keşke bugün bizi erkenden eve yollasalar.

◆◆◇◆◆

~Afsun~ Paydos düdüğüyle birlikte fabrikadan çıkıp, doğrudan eczanenin yolunu tuttum. Eczanenin kepenkleri yarıya inmeden içeri adımımı attığımda, doktorun verdiği reçeteyi cebimden çıkardım. İçeride ilaç sırası bekleyen birkaç kişi olduğundan sessizce kenara çekilip sıranın bitmesini bekledim.

Önümdekiler işini bitirince tezgâha yaklaştım. Reçeteyi kalfaya uzatıp "Şunları alacaktım." dedim sesimi olabildiğince alçak tutarak.

Adam yorgun bir tebessümle arkasına döndü. Ahşap raflarda, cam kapaklı dolaplarda bir süre göz gezdirdikten sonra bana döndü.

"Burada kalmamış abla. Arka depodan getirip geliyorum, sen şöyle bekle." demesiyle başımı salladım.

Kasanın ardında oturan yaşlı eczacı başını kaldırıp bana kısaca şöyle bir baktı, sonra omuz silkip tekrar önündeki deftere gömüldü. Ben de başımı eğip önümdeki ilaç şişelerine, o ağır eter kokusunun sindiği tezgâha bakmaya başladım.

"Kolay gelsin Halil amca."

İşittiğim o tok sesle kanım dondu, gözlerim büyüdü. Ayak sesleri arkamdan geçip kasadaki yaşlı adama doğru ilerlerken, nefesimi tutup çantamın sapını parmak boğumlarım beyazlayana kadar sıktım. O buradaydı. Beyazıd buradaydı!

"Hoş geldin Beyazıd oğlum!" diye içtenlikle konuşan yaşlı adamın sesindeki o kayıtsızlık tamamen silinmişti. Kulağıma dolan hışırtı seslerinden sarıldıklarını, hasret giderdiklerini anladım.

"Çırağın yok mu?" diye sordu Beyazıd, o yabancılaşamadığım sesiyle.

"Depodan ilaç getiriyor. Sen şöyle geç otur, kahveden iki çay söyleyeyim." dedi Halil amca hevesle.

İkisi kenardaki sandalyelere geçip otururken, Ali adındaki çırak elinde benim ilaçlarımla depodan çıkageldi. İlaçları tezgâhın üzerine bırakıp arkadaki misafire başıyla hürmetle selam verdi.

"Ali, Beyazıd abini hatırladın mı oğlum?" diye soran Halil amcayla, Ali gülerek başını salladı.

"Dün mahallede konuştuk baba."

Beyazıd'ın "Halil amca, oğlun baba mesleğini devralacak kadar büyümüş." demesiyle, yaşlı adam oğlundan hem şikâyet edip hem de gururla onu onayladı.

Ali, misafirlerin sohbetini bölmeden "Abi sen babama bakma. Ben şu işi halledeyim, geliyorum." dedi ve tezgâha, bana doğru döndü.

"Abla, bu şurubu bebeğine günde üç defa tok karnına ver. Bunu da sabahları aç karnına..."

İlaçlar hakkında kısaca bilgi verip şişeleri bir kese kâğıdına koydu. Paketi bana uzatıp "Allah şifa versin." dedi.

Kese kâğıdını titreyen ellerimle alıp, sabahtan beri önlüğümün cebinde sıkı sıkıya tuttuğum parayı tezgâha bıraktım. Ali parayı sayıp tam olduğunu söyleyince, içimdeki isteğe inat, o tarafa bir saniye bile bakmadan hızla önüme döndüm ve eczaneden çıktım.

Eczanenden uzaklaşıp karanlığa karıştıkça, içeride zorla tuttuğum gözyaşlarım yanaklarımdan sessizce süzülmeye başladı...

Uygulamada reklamsız oku