MyStoryBölüm 4 / 8

Bölüm 4 / 8

TANIDIK BAKIŞLAR

​Ahmet, arkasını dönüp çıkışa doğru muzaffer adımlarla yürüyen Zerda’nın arkasından öfkeyle baktı. Dişlerini sıkarak yanındaki teğmene döndü

"Senin yolunu sikerim Ali! Sen ne yaptığını zannediyorsun lan?"

​Hırçın bir şekilde Ali’nin üzerine yürümeye çalıştı ama ayağındaki alçı izin vermediği için sarsıldı, istediği o sert hareketi yapamadı. Ali hemen geri çekilerek ellerini havaya kaldırdı

"Komutanım vallahi benim bir suçum yok! Ben bir şey yapmadım, hepsi doktorun başının altından çıktı! bende mağdurum"

Ahmet öfkeyle ayağa kalkıp bahçeye doğru adımladı, timin tüm üyeleri Ali'yi parçalayacakmış gibi sert bakışlar atıp komutanlarının peşinden gitti.

ali de peşlerinden giderken kendi kendine hayıflanıyordu "bittin oğlum sen. çiğ çiğ yiyecekler seni"

Ahmet boş çardaklardan birine oturup burnundan soluyarak gelen Ali'ye bakıp ​"Beni çoluk çocuğun içinde madara ediyorsun Ali!" diye çıkıştı , sesi karakol bahçesinde yankılanıyordu. "Bugün bütün bulaşıkları sen yıkayacaksın. Yemekhanedeki bütün patatesleri de soğanları da tek başına soyacaksın! sonrasında da beş tur koşu"

​"Yapmayın komutanım, kurban olayım!" diye feryat etti Ali, yüzünü buruşturarak. "bütün bunları tek başıma nasıl yapayım? hem bende mağdurum niye inanmıyorsunuz"

O sırada araya giren Hasan, imalı bir ses tonuyla konuştu "Çocuk dediğin o kadın mı komutanım? Bence çok güzel bir kadın. Eğer o çocuksa, diğerleri nedir bilemem artık."

​Ahmet, sert bir şekilde bakışlarını Hasan’a çevirdi. Sesi dondurucu bir tona bürünmüştü

"Hasan... Kalbini kırmayayım kardeşim, yorum yapma"

***** kazandığım o tatlı küçük zaferin tadını çıkararak revire girdim. sandalyeme kurulup arkama yaslandığımda yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme vardı. Masanın diğer tarafında oturan Emre bu halime gülümseyerek "Hayırdır Zerda, bugün çok neşelisin?" dedi

"Evet, bugün istemsizce bir neşe geldi bana," ​Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda "Annem" yazısını görünce hemen açtım. daha alo bile diyemeden Hatice sultanın telaşlı sesini duydum "Zerda kızım, ne yapıyorsun? Alışabildin mi oralara annem?" karakolda çalıştığım için endişeliydi ona, ona her seferinde abrattığını söylesem de beni hiçbir şekilde duymayıp kendi bildiğini okumaya devam ediyor.

Telefonda babamın arkadan seslendiğini duydum "Zerda nasılmış hanım? İyi miymiş kızım?"

onun sesini duyunca gülümsedim "Babacığım çok iyiyim, teşekkür ederim. Erzurum’u çok sevdim."

​Aslında Erzurum’da yaz denilen şey en fazla iki buçuk, bilemedin üç aydı. Sonbaharın ilk ayları kapıdaydı ve o meşhur dondurucu ayaz karakolun üzerine çökmeye başlamıştı bile. Erzurum hızlıca kışa yaklaşıyordu ama benim içim kıpır kıpırdı, en kısa zamanda bu tarihi şehri ve soğuk sokaklarını keşfetmek istiyorum

bir süre daha annemlerle konuştuktan sonra telefonu kapatıp pencereye doğru ilerledim. Bahçeye, askerlerin olduğu tarafa baktım. Gözlerim gayriihtiyari Ahmet’i aradı ama Yüzbaşı ortalıkta yoktu.

"Sen benim elimden daha çok çekeceksin Yüzbaşı, çocukken kırıp döktüğün yetmedi şimdi de bir kadın üzerinde utanmadan iddiaya giriyorsun. gerçekten hiç değişmemişsin"

öğleden sonra biraz hava almak için bahçeye çıktım, Mehmet’i ilerdeki çardakta yalnız görünce yanına gidip "merhaba Mehmet komutanım , Ali nerede acaba? Göremedim."

Mehmet hemen doğruldu. "Ali bugün cezalı doktor hanım."

"Neden ki? Ne yaptı?"

"Komutanla aralarında geçen küçük bir diyalogdan dolayı... Ceza aldı." "anladım teşekkür ederim" deyip arkamı döneceği sırada tekrar Mehmet'in sesini duydum "doktor hanım şey.. kusura bakmayın yanlış yaptık ama gerçekten niyetimiz kötü değildi. hem zaten boyumuzun ölçüsünü aldık sayenizde " dedi .

dudaklarımdaki hafif tebessümle "niyetinizin ne olduğunu bilemem ama yaptığınız gerçekten yanlıştı. neyse ki konuyu tatlıya bağladık da uzamadı" sonlara doğrum sesim oldukça alaycı çıkmıştı Mehmet son dediğime küçük bir kahkaha atıp "eyvallah doktor hanım sayenizde" dedi

Ali’nin yemekhanede olduğunu öğrenince adımlarımı oraya yönlendirdim. İçeri girdiğimde gördüğüm manzara karşısında gülmemek için kendimi zor tuttum. Ali, önündeki devasa çuvalla baş başa kalmış, bir yandan soğan soyuyor, bir yandan da gözyaşları içinde içli içli şarkı mırıldanıyordu "Oy beni beni, neyleyim başımı... Alıp nerelere gideyim bu genç yaşımı? Dert ortağım yok ki akıtayım gözyaşımı..."

Arkasından yavaşça yaklaşıp fısıldadım "Kolay gelsin Ali."

Ali irkilerek arkasına döndü, gözlerindeki yaşları koluyla silmeye çalışarak sızlandı "doktor civanım... kolaysa başına gelir inşAllah. Bak ne hallere düştüm, görüyor musun? sen beni ne hallere düşürdün. Niye öyle bir şey yaptın ki be doktorum? tamam eşeklik ettikte sen de az değilsin"

Onun o perişan ama bir o kadar da sevimli haline güldüm. "Ali... Sen ağlıyor musun yoksa?" "Ne ağlaması doktor hanım... İçim kan ağlıyor, kan!" dedi Ali burnunu çekerek.

Ali gerçekten de karakolun en kafa dengi, en neşeli askeriydi. Onun yanında biraz daha kalıp sohbet ettim, şakalaşarak onun bu ceza nöbetini biraz olsun hafifletmeye çalıştım.

Yemekhaneden çıkıp bahçeye yürüdüğümde, Ahmet’i tek başına bir bankta otururken gördüm. Yüzbaşı, ayağındaki alçıya aldırmadan bakışlarını Erzurum’un o heybetli, soğuk dağlarına dikmiş, derin düşüncelere dalmıştı. Adımlarımı hızlandırıp doğrudan onun yanına gittim. Sesim sitem doluydu "Sizin yaptığınız gerçekten vicdansızlık komutanım! Ali’ye nasıl böyle bir ceza verirsiniz? Tek başına o kadar soğanı, patatesi nasıl soysun o çocuk? Hiç mi vicdanınız yok sizin?"

Ahmet, şaşkınlıkla başını kaldırdı bana baktı. Sesi her zamanki gibi mesafeli ve sertti "Doktor hanım... Siz bilmediğiniz, anlamadığınız askeri işlere burnunuzu sokmayın. İşinize bakın. sınırı aşmayın."

Alaycı bir tavırla başımı salladım. "Tabii... Siz her şeyi çok iyi bilirsiniz zaten. Her şeyin efendisi sizsiniz ya!"

Ahmet yavaşça oturduğu yerde dikleşti. Bakışlarını ela gözlerime dikti. "Doktor hanım... Sizin benimle derdiniz ne? beni sorgulama hakkını size kim veriyor? haddinizi aşmayın"

tamam bir komutanın askerlerine olan disiplin ve emirlerini sorgulamaya hakkım yok ileri gittiğimin de farkındayım ama Ahmet ne zaman ağzını açsa onu bir kaşık suda boğma isteğim tüm kontrolümü elimden alıyor.

daha fazla burada kalıp saçmalamamak için arkamı dönüp sinirli adımlarla revire yürüdüm "Benim seninle derdim çok, Yüzbaşı... Çok." kendi kendime söylenerek kapıdan içeri girdim.

**Zerda arkasını dönüp gidince , Ahmet bankta öylece kalakalmıştı. Arkasından bakarken içini garip, tarif edemediği tanıdık bir his kaplamıştı. O ela gözler, o gururlu ve öfkeli bakışlar ona geçmişten bir yerlerden çok ama çok tanıdık geliyordu. Ama hafızasının hangi köşesinde saklandığını bir türlü çıkaramıyordu.**

Ertesi sabah odamda evrakları düzenlerken, Ahmet'in hiçbir şekilde kontrole gelmediğini fark ettim. gurur yapıp, revirin kapısından bile geçmemişti.

öğlen yemeğini yemek için önlüğümü çıkarıp yemekhaneye indim. Tabağımı alıp İsmail hocanın diğer arkadaşların olduğu masaya gidip boş sandalyeye oturdum.

"Afiyet olsun çocuklar" dedi İsmail hoca. bizde aynı şekilde karşılık verip yemeğe başladık.

"hocam Yüzbaşı Ahmet hiç kontrole gelmedi demi" merakla çorbamı karıştırırken gelecek cevabı bekledim "yok kızım gelmedi hiç, ben sordum ama iyi olduğunu sıkıntı çıkarsa geleceğini söyledi. " "anladım ama yine de gelmesi gerekir sonuçta alçısını değiştirmemiz gerekebilir, sürekli ayağını umursamadan etrafta koşturuyor"

İsmail hoca kısa bir an düşünüp " haklısın ama gelmek istemeyeni de zorlayamayız . sen Ahmet komutanı tanımıyorsun çok ketum çok inatçıdır, bu yüzden ne desek de fayda etmez"

inatçı ve ketum. gerçekten de bir insan yedisinde neyse yetmişinde de oymuş "anladım hocam" deyip yemeğime odaklandım,

yemek bittikten sonra arkadaşlar revire gidince ben bilerek biraz daha oyalanıp yemek yemeye devam ettim. boş tepsimi alıp doğrudan timin oturduğu masaya yöneldim ve tam Ahmet’in karşısındaki boş sandalyeye oturdum. Gözlerimi Yüzbaşı’nın sert çehresine dikerek sordum "Yüzbaşım, nedense hiç kontrole gelmiyorsunuz?"

Ahmet, tabağındaki yemeğe bakarken dişlerini sıktı. Başını kaldırıp ters bir bakış fırlattı "Benim bir şeyim yok doktor hanım. Kontrole gidecek olsam da diğer doktorlara giderim zaten," diye çıkıştı, sesindeki o hırçın tınıyı gizlemeye gerek duymayarak. Onun bu savunmacı tavrına karşı hafifçe öne doğru eğildim. Yüzümde muzip bir gülümseme belirdi "Neden, korkuyor musunuz yoksa? Canınızı acıtacağımdan mı korkuyorsunuz? Korkmayın, elim hafiftir," diyerek dalga geçtim.

Masadaki diğer tim üyeleri bu sözler üzerine kendilerini tutamayarak gülüşmeye başladılar. Onlar için de günün kasvetini dağıtacak eğlenceli bir malzeme çıkmıştı.

Ahmet öfkeden kıpkırmızı kesilirken, başımı kaldırıp dik dik Ahmet’e bakıp onu süzmeye devam ettim.

sonunda göz temasını kesip masadan kalkarken "Yüzbaşım, yemekten sonra sizi revirde bekliyorum. Ayağınızın durumuna bakmam lazım. Tabii korkuyorsanız o başka... Ama asker olduğunuz için sağlığınıza dikkat etmeniz gerekiyor, değil mi? Sizin bu vatana hizmet etmek için ayağa, ele, bacağa ihtiyacınız var sonuçta."

Arkamı dönüp giderken, sırtımdaki delici bakışları hissetsem de arkamı dönmedim.

revire girdiğimde kapıyı kapatıp sinsice gülümsedim. "Sen daha benden çok çekeceksin Yüzbaşı," diye mırıldandım. acaba gelecek mi, hayır gelmeyecek inat edip gelmeyecek. zaten gelsem de başkasına muayene olurum dedi. burun kıvırıp çokta umurumda dedim

yaklaşık yarım saat sonra içeri girip hiçbir şey söylemeden sedyeye oturan Ahmet'i görünce şaşırsam da belli etmedim. İsmail hoca diğer odadaydı acaba onu çağırsam mı diye düşünürken onun sesini duydum "ne bekliyordun doktor yap muayyeni sonrada beni rahat bırak " dedi yüzü asık bir şekilde

Onun bu gergin sert tavırlarına karşılık istifimi hiç bozmadan "korkma yüzbaşı, canını yakmayacağım. sadece atelini açıp bacağın durumuna bakacağım" dedim

eldivenlerimi takıp ayağındaki elastik bandajın ucunu bulup yavaşça çözmeye başladım. Bandaj kat kat açıldıkça bacağını sabitleyen yarım alçıyı (ateli) dikkatle kenara koydum. "Atel koymamızın sebebi tam da bu zaten Yüzbaşı," dedim, bakışlarımı bacağındaki çatlak olan bölgeye çevirerek. "Çatlak etrafında hâlâ ödem var mı, doku şişmiş mi ya da morarma ne durumda kontrol etmek gerekiyor. Yoksa doğrudan alçıya alıp sizi haftalarca kapalı tutabilirdik ama takibini yapamayız."

parmak uçlarımla bacağının üzerindeki dokuyu hassasça kontrol etmeye başladım. Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. "Buralara bastırdığımda hassasiyet veya dikey bir ağrı var mı? Ödem oldukça gerilemiş ama yük bindirirseniz o şişlik anında geri nükseder."

Ahmet, parmaklarımın cildine değdiği an kasıldı. "Ağrı yok doktor hanım. Zaten gayet iyiyim, antrenmanların başında bile durabiliyorum," diye bıyık altından söylenmeye başladı. Onun bu bitmek bilmeyen gururu ve mızmızlanması üzerine hafifçe gülümsedim. "Söz dinlememekte ısrarcısınız yani?" diyerek, elime aldığım medikal kremi çatlak olan bölgenin hemen üzerine sürerken bilerek biraz daha baskı uyguladım. Ahmet’in çenesi kasıldı, canı yanmıştı ama duruşunu bozmamak için gıkını bile çıkarmadı.

"Güzel," dedim, tatmin olmuş bir edayla. "Kemik dokusu kaynamaya başlamış, ödem de büyük oranda dağılmış. Ama bu demek değil ki koşup zıplayabilirsiniz."

Yarım alçıyı tekrar bacağına oturttum. Elastik bandajı bileğinden yukarıya doğru ideal bir sıkılıkta, profesyonel hareketlerle yeniden sarmaya başladım. "Şimdi bunu tekrar sabitliyorum. On beş gün daha bu atele sadık kalırsanız, sapasağlam ayağa kalkarsınız."

ben sargıyı yapmaya devam ederken revirin kapısı açıldı ve içeri Teğmen Musa girdi. Musa, karakola adım attığım ilk gün eşyalarımı taşımaya yardım ederken tanışmıştık. o günden beri sürekli etrafımda dolanıp duruyor.

"Zerda Hanım, bugün nasılsınız?" diye sordu sevecen bir sesle. "Sağ olun teğmenim, iyiyim. Siz nasılsınız?" diye yanıt verdim, elimdeki işi bitirirken

Musa, sedyedeki Yüzbaşıyı fark edince hemen esas duruşa geçip selam verdi. Ahmet, ters ters bakarak "Hayırdır Musa, bir sorun mu var?"

"Yok komutanım... Vitamin takviyesi alacaktım da, yazdırmaya geldim." Ahmet ters bir sesle ekledi "O zaman işini çabuk hallet ve revirden çık."

Uygulamada reklamsız oku