MyStoryBölüm 2 / 34

Bölüm 2 / 34

2

Kahvaltı hazırlığı, bu evin her sabah tekrarlanan duasıydı. Sofra bezi, zeytin, peynir, bal, kaymak, yumurta, domates, salatalık, tereyağı, reçel. Karabey ailesi kahvaltıda on iki kişilik sofra kurar, çoğu sabah dört beş kişi oturur, geri kalanı yemeden bırakırdı. Ama hiçbiri "bu kadar çok yapmayalım" demezdi. Bolluk, bu evde bir gösteriydi. Boş sofra, yoksulluğun adıydı ve Karabey'ler yoksulluğun adını ağzına bile almazdı.

Ben tepsileri taşırken, koridordan yaklaşan topuk seslerini duydum. Ritminden tanırdım. Kısa, sert, sabırsız. Nigar Hanım.

Atahan'ın annesi altmış iki yaşındaydı. Beline kadar inen ak saçlarını örer, tepesine yerleştirir, sırtı dimdik yürürdü. Zazaların yüksek aşiret kadınlarına has o duruş vardı onda: çenesi hep birazcık havada, gözleri hep birazcık aşağıda. Genç yaşta ağanın karısı olmuş, otuz yılı aşkın süre bu evi demir yumrukla yönetmişti. Eşinin hastalığından sonra ise gerçek ağa o olmuştu, ama bunu kimse yüksek sesle söylemezdi.

"Sofra eksik," dedi, daha kapıdan girmeden.

Eksik değildi. Her şey yerindeydi. Ama bu bir cümleydi, bir selamdı aslında. Nigar Hanım bana günaydın demezdi, "eksik" derdi. Ben tepsiyi yere bıraktım, ellerimi önlüğümde kuruladım ve sofraya baktım. Ne eksik olabilirdi? Sonra gördüm: Ağanın kahvaltısı için ayrılan küçük tabakta reçel yoktu. Haydar Ağa, hastalığından beri her sabah kayısı reçelinden bir kaşık yerdi. Uzun bir koşuşturmanın sonunda tabağı doldurup getirdim.

"Bir şey söylemek için ağzını açman gerekmez zaten," dedi Nigar Hanım, tabağı yerleştirirken kendi kendine konuşur gibi. "Kafayı da çalıştırman gerekmiyor. Allah insana ne verirse."

Bu cümleyi daha önce kaç kez duyduğumu bilmiyorum. Yüzümü indirdim.

Merdivenden sesler geldi. Önce Sevda'nın kahkahası, sonra telefonla birine bir şey anlatan sesi. Atahan'ın kız kardeşi yirmi sekiz yaşındaydı. Üç yıl önce evlendiği adamdan boşanıp baba evine dönmüştü, ama dönüş bir yenilgi gibi değil, bir zafer gibi yaşanmıştı bu evde. "Ben o ailenin seviyesine inemezdim," derdi herkese. Halbuki herkes biliyordu ki kocası onu aldatmış, o da aldatmanın ardından onun arabasını yakmıştı. Bu hikâyeyi Sevda mutfağın dışında anlatırdı, çünkü mutfağın dışında anlatılan hikâyeler hep insanı parlatırdı.

"Bu çay soğuk," dedi Sevda, bardağa dokunur dokunmaz.

Değildi. Ama başımla onayladım, kendi elimle çaydanlığı alıp yeniden tazelemeye gittim. Mutfağa geri dönerken Şerife'nin gözüyle karşılaştım. Bir an ikimiz de aynı şeyi düşündük, ama hiçbirimiz söylemedik: *Bugün Sevda'nın havası iyi, demek ki bir şey olacak.*

Çaydanlığı getirdiğimde bardağı tam Sevda'nın önüne koyarken kolu "yanlışlıkla" bardağa çarptı. Sıcak çay önlüğüme, koluma, sofra bezine yayıldı. Yanıklık bir an sonra geldi. Dişimi sıktım. Sevda hafifçe geri çekildi, kaşını kaldırdı:

"Aman Allah'ım, ne beceriksiz kadınsın. Elbisemi mahvedecektin."

Elbisesine tek damla sıçramamıştı.

Kolumdaki kızarıklığı örtmek için önlüğün kolunu aşağı çektim, bezi alıp sofradaki sıvıyı silmeye başladım. Nigar Hanım hiçbir şey demedi, sadece kızına baktı. O bakışta bir memnuniyet vardı. Bunu da biliyordum. Kızı, eziyeti öğrenmeye devam ediyordu ve anne bundan gurur duyuyordu.

İşte o sırada, merdiven boşluğundan bir çift ayak sesi daha geldi. Ağır, düzenli, kararlı. Odada herkes birazcık dikleşti. Ben başımı kaldırmadım ama bedenim biliyordu.

Atahan Karabey kahvaltı salonunun kapısında göründü.

Otuz sekiz yaşındaydı. Uzun boylu, geniş omuzlu, koyu kaşlı, gri düşmeye başlayan sakallı bir adamdı. Gömleğinin kollarını daha sabahın bu saatinde dirseklerine kadar sıvamıştı. Telefonu elinde, bir şeye kaşlarını çatmış, yarı dalgın yarı öfkeliydi. İnşaat, hayvancılık, gıda toptancılığı… Karabey Holding'in başındaki adam olarak hayatı bir telefondan bir telefona geçerdi. Bu evde ona "Ağa" diyenler de vardı, "Atahan Bey" diyenler de. Şirkette ise herkes "Atahan Bey" derdi. İki isim arasındaki mesafe, onun iki yüzünün mesafesiydi: biri çağdaş, öteki gelenekçi. İkisi de sertti.

Gözlerimi yere indirdim. Yine de kokusunu aldım: sabun, tütün, hafif odun. Altı yıl önce o gece de aynı kokunun içinde uyanmıştım ben.

"Günaydın," dedi herkese birden. Sofraya oturdu. Telefonu masaya koydu. Çayını alırken yanıma bile bakmadı, kolumdaki ıslak lekeyi de görmedi, ya da gördü de göstermedi. Ben sofradan geri çekilirken Sevda'nın alaycı gözlerini ensemde hissettim.

Altı yıldır bu evde yaşıyordum ve kocamın bana yönelttiği son cümleyi hatırlayamıyordum.

---

Mizgin kapıdan koşarak girdi. Saçları dağınıktı, üzerine kazağını ters giymişti ve elinde bir tarafı kopuk sarı ayıcığıyla kahvaltı salonunun kapısında duraksadı. Sabah uykusunun sıcaklığı hâlâ yanaklarındaydı. Kapıdan baktı, herkesi saydı ve beni görünce gözleri parladı.

Salona girmeden önce durdu. Bu evde çocuğa da öğretilmişti: *Büyükler yemekteyken koşmak yok, bağırmak yok, annenin yanına gitmek yok.*

Ben ona uzaktan elimi kaldırdım, iki parmağımı birleştirip göğsüme değdirdim: *Günaydın, kuzum.* Mizgin gülümsedi. Parmaklarını omzundan çenesine kaydırıp bana cevap verdi: *Sana da günaydın, anne.* Bu işaretleri ona ben öğretmemiştim. O, beşiğinden beri benim ellerime bakarak büyüdü. Kelimeleri de işaretleri de birlikte öğrendi. Bu evde kelimeler çoğunlukla kırıcı, işaretler ise çoğunlukla sakladığım şeylerdi. İkisini de aynı anda konuşabilen tek kişi o küçük kızdı.

"O ne öyle yine?" dedi Nigar Hanım, torununa dönüp. "Konuşsana kızım. Elini kolunu sallama. Sağır dilsiz mi olacaksın sen de?"

Mizgin başını eğdi. Ayıcığını göğsüne bastırdı. Üzgün değildi, sinirliydi. Ama beş yaşındaki bir çocuk bunu söyleyemezdi.

"Günaydın, babaanne," dedi.

"Hah. Böyle." Nigar Hanım gülümsedi. Bu gülümseme, kıza değil, annenin sessizliğine karşı kazanılmış bir zaferin gülümsemesiydi. "Gel, otur. Baban yanında."

Mizgin, babasının yanındaki sandalyeye tırmandı. Atahan telefonuna bakmayı bırakıp kızına döndü. Gözlerinde bir yumuşama belirdi, çok kısa. Elini kızın başına koydu.

"İyi uyudun mu?"

"Evet, baba." Mizgin boynunu uzattı. "Baba, bugün okulda resim yapacağız. Sana yapayım mı?"

"Yap bakalım."

"Seni, beni, annemi, babaanneyi, dedeyi…" Mizgin parmaklarıyla saymaya başladı. Atahan dinledi. "Bir de bahçeyi yapacağım. Tavşanın kapısını da."

"Tavşanın kapısı mı?"

"Avludaki çatlak taş!" Mizgin güldü. "Annem bana söyledi."

Atahan bir an durdu. Bakışları, mutfak kapısının yanında dikilen bana kaydı. Bakışlarımız çarpıştı. Çarpıştı mı? Çarpışmak değildi aslında. Bir şeyin yüzeyine dokunmak gibiydi. İki saniye. Belki üç. Ben gözlerimi indirdim. O başka yöne baktı.

"Bak sen," dedi sadece. Sonra kahvaltısına döndü.

Mutfağa geri döndüğümde elimin titrediğini fark ettim. Dolap kapağının ardında bir an durdum. Gözlerimi kapattım. İçimden sessizce, hiç ses çıkmayacak şekilde bir şey söyledim. Ona, ya da kendime. Ne söylediğimi bilmiyorum. Dilsiz birinin içindeki cümleler, söylenmediği için hiç eskimez, sadece biriktirir.

---

Mizgin'i okula Hasan götürürdü. Hasan, Atahan'ın şoförüydü, sakin, az konuşan, elli yaşlarında bir adamdı. Çocuğa karşı yumuşak, bana karşı mesafeliydi. Kızımı arabaya bindirmeden önce önlüğünün yakasını düzelttim, saçlarını yeniden ördüm, ayıcığını çantasına tıktım. Elimi yüzüne koydum. O da küçük elini benimkinin üstüne koydu.

"Anne," dedi, sesini kısarak. Büyükler duymasın diye. "Baba neden benimle yemek yiyor da sen yemiyorsun?"

Bu soruyu daha önce de sormuştu. Her seferinde cevabım farklı oldu, çünkü hepsi yalandı. Ellerimi kaldırdım. Önce yavaş, sonra daha kararlı: *Ben mutfakta yerim. Mutfak sıcaktır. Ben çorbayı severim.*

Mizgin gözlerini kıstı. Beş yaşında bir çocuğun gözleri bazen yetişkinden daha keskin olur. "Sen çorbayı sevmiyorsun," dedi. "Sen hep bana verirsin, sen yemezsin."

Bir an boğazım düğümlendi. Normalde sesli güldüğüm yerlerde, ben gülümsemekle yetindim. *Büyüyünce anlarsın,* dedim işaretle. Bu da başka bir yalandı. Çünkü büyüdüğünde anlamasını istemiyordum. Anlarsa kırılırdı. Bir çocuğun annesine acıması, bir annenin kaldırabileceği en ağır yük.

Arabanın kapısı kapandı. Hasan'ın gözleri dikiz aynasında bana kısa bir an takıldı, sonra araba avludan çıktı. Çakıl taşlarının sesi uzaklaştıkça içimde bir şey de onunla birlikte gitti.

Konağın kapısına yaslandım. Dağ tarafından esen rüzgâr saçımdan bir tutam kopardı. O sırada aklıma, yıllardır kapattığım o kapı, açılmaya hazır bir yara gibi geldi.

---

Uygulamada reklamsız oku