MyStoryBölüm 4 / 34

Bölüm 4 / 34

4

Öğleden sonra saat üçte, avluya bir araba girdi. Siyah, uzun, pırıl pırıl bir cip. Atahan'ın şirket arabası değildi. Camdan bakınca yanında oturan yaşlı bir adam gördüm, sonra onun arkasından bir kadın inip kapıyı kapattı. Amcalar, halalar, dayılar. Aşiretin yaşlıları. Aynı gün içinde dördüncü araba avluya girdiğinde, bu akşamki yemeğin sıradan bir yemek olmadığını anladım.

Şerife mutfağa daldı. "Bu akşam on sekiz kişi," dedi. "Ağa konuşacakmış. Sofrayı kalabalık kuracağız. Kuzu tandır, pilav, mantı, kadayıf, dolma, börek." Bana işaret etti. "Sen börek yapacaksın. Hamuru ince aç. Bu akşam bir şey olsun istemiyorum."

Ben elimle işaret ettim: *Ne konuşacak?*

Şerife önce anlamadı. Sonra parmağımın hareketine takıldı. Ben bir daha yaptım. Ağzıma, sonra salona doğru işaret ettim. Şerife başını çevirdi. Biraz bekledi. "Bilmiyorum," dedi. Ama gözleri bana bakmadı. Ben ise bilmediğini anladım: Biliyordu.

Hamuru açarken ellerim titredi. Un tezgâhın üzerinde bir bulut gibi dağıldı. Dışarıdaki seslere kulak verdim. Avludan gelen yaşlı erkek sesleri, merdivenlerde çaprazlanan ayak sesleri, salonda yeniden dizilen sandalyeler. Her ses, içimdeki o ağırlığın üstüne bir taş daha koyuyordu.

Akşama doğru Mizgin eve döndü. Elinde bir resim vardı: boya kalemleriyle çizilmiş, çerçevesi olmayan, kâğıdın kenarından taşan bir resim. Önce bana gösterdi. Bir ev vardı. Evin önünde dört büyük, bir küçük insan. Küçük olan tam ortadaydı, iki elinden tutulmuş. Bir yanında uzun boylu sakallı bir adam, bir yanında saçı topuz yapılmış bir kadın.

Altında kırmızı kalemle, Mizgin'in kendi çarpık yazısıyla bir şey yazılmıştı: *AİLEM.*

Resmi ellerimin arasına aldım. Parmaklarım kâğıdın üzerinde kıpırdadı. Mizgin ellerime baktı: *Güzel,* dedim. *Çok güzel.* Sonra resmin köşesini işaret ettim. Orada küçük, kendi başına bir şey çizilmişti. Mavi önlüklü, uzun saçlı, düz çizgi ağızlı bir kadın. Evin dışında. Bahçenin kenarında.

Bakışımı yüzüne kaldırdım. Mizgin omuz silkti. "Sen mutfaktasın ya," dedi. "Mutfak evin dışında."

O an içimde bir şey kırıldı. Ses çıkarmadan, sadece Mizgin'in saçlarını öptüm, onu kucağıma aldım. Kız kaçmaya çalışmadı. Beş yaşındaki bir çocuğun doğruyu söyleyişi, bazen ona sert gelmeyeceğini sanır; oysa yetişkinin kalbinde en derin yara onlardan açılır.

"Anne, baba bu akşam gelecek mi?" diye sordu kulağıma.

*Gelecek,* dedim. *Herkes gelecek.*

---

Akşam yemeği, bu evin tarihine geçecek gibi geldi bana. Daha doğrusu benim tarihime.

Salonun uzun masasında on sekiz kişi oturuyordu. Başta Haydar Ağa, tekerlekli sandalyesinde, omuzlarına bir kaşmir şal örtülmüş, gözleri hâlâ keskin ama bedeni artık yorgundu. Yanında Nigar Hanım, sırtı dik. Sağında Atahan, solunda Atahan'ın amcası Cemal Bey. Karşıda yengeler, halalar, uzak akrabalar. Sevda, ince belli, parlak saçlı, kulağında altın küpelerle, dalgın bir gülümsemeyle tabağına bakıyordu. Hepsinin kıyafeti özenliydi. Hepsi bir şeyin olacağını biliyordu.

Ben tabakları getirirken kimse yüzüme bakmadı. Bakmaları gerekmiyordu. Bir hizmetçinin yüzü, masada ikinci bir tabak gibi görünmezdi.

Mizgin, Hasan'ın eşi Gülay'ın yanında, çocuk sofrasında oturuyordu. Gülay iyi kalpli bir kadındı, çocuğu oyalıyordu. Ben bir kapının eşiğinde durmuş, tabakların boşalmasını bekliyordum.

Yemek sessiz başladı. Sadece çatal bıçak sesleri vardı, birkaç aşiret şakası, birkaç kuru gülüş. Sonra Haydar Ağa bastonunu yere vurdu, bir kere. Bütün sesler kesildi.

"Bu akşam hepinizi buraya toplamamın sebebi var," dedi. Sesi yaşlıydı ama güçlüydü. "Karabey ailesi, yüz yıllık bir soydur. Babam bu toprakları kurdu. Ben onu büyüttüm. Ve şimdi bu soyun devamı tek bir adamın sırtında."

Bakışları, oğlunun yüzüne takıldı.

"Atahan, benim tek oğlum. Ondan sonra bu adı taşıyacak bir erkek çocuk yok. Mizgin'i çok severiz, o bizim gözbebeğimiz. Ama kız kızdır. Başka bir aileye gider, başka bir isim alır. Karabey adı biter."

Salonda bir kıpırdanma oldu. Ben nefesimi tutmuştum.

"Helin ikinci çocuk doğuramıyor." Haydar Ağa bu cümleyi, benden hiç söz etmeden, ben orada yokmuşum gibi söyledi. "Doktorlar baktı, ilaçlar denendi. Yılların sonunda bir şey çıkmadı. Bu onun kusuru değil, kader. Ama biz kadere teslim olan bir aile değiliz."

Sustu. Cemal Bey'in yüzünde onaylayıcı bir ifade belirdi. Amcalar başlarını salladı. Sevda tabağıyla oynuyordu ama gözleri benim üzerimdeydi, parlıyordu.

"Atahan evlenecek," dedi Haydar Ağa. "İkinci eşini alacak."

O an, ellerimdeki tepsinin ağırlığı kayboldu. Hatta bütün salon, bütün ses, bütün ışık bir an için ağırlığını yitirdi. Yalnızca kulağımda bir uğultu vardı, dağdan inen bir rüzgâr gibi.

Nigar Hanım hafifçe öne eğildi, sanki eski bir takvimden bir yaprak okuyormuş gibi sakin bir sesle konuştu: "Kız seçildi. Elazığ'ın tanınmış bir tüccar ailesinden, Nilay Aydoğan. Yirmi yedi yaşında, üniversite okumuş, eli yüzü düzgün, temiz bir aile. Annesiyle babasıyla görüştük. Bizi uygun buldular. Düğünü kışa doğru yapacağız."

Ben duvarın dibinde, taş gibi donmuştum.

"Çocuk meselesini de çözdük," diye devam etti Nigar Hanım. "Kıbrıs'ta bir klinik var. Doktorlar çocuğun cinsiyetini daha en başından belirleyebiliyor. Gerekli işlemler yapılacak. Erkek olacak. Bu defa yanlış gitmeyecek."

"Bu defa," dedi. *Bu defa.* Sanki Mizgin bir yanlış hesaptı. Sanki benim kızım, bu ailenin defterinde düzeltilmesi gereken bir satırdı.

Salonda hâlâ kimse bana bakmıyordu. Ama ben, bu evde ilk kez, herkesin bana bakmadığını hissettim. O bakışsızlık, bir kuyuya düşen taşın sesi gibiydi.

Gözlerim kendiliğinden Atahan'ı aradı.

O başını eğmişti. Çatalını tabağın kenarına bırakmış, parmaklarını masanın üstünde birbirine kenetlemişti. Çenesinde kaslar sertleşmişti. Hiçbir şey söylemiyordu. Ne itiraz, ne onay. Sadece susuyordu, bir kaya gibi. Altı yıldır beni görmeyen o adam, şimdi ikinci karısını gelecek çocuğun annesi olarak seçilirken de bana bakmıyordu.

"Bunu ona sormadınız," dedi sonunda Atahan'ın amcası Cemal Bey, kimseye değil, boşluğa. "Atahan ne diyor?"

Bütün gözler Atahan'a döndü. Haydar Ağa da.

Atahan başını kaldırdı. Gözleri babasına döndü, sonra kısa bir an, yalnızca bir an, benim olduğum köşeye kaydı. O bakışta ne olduğunu anlamak için ömrümden bir yıl verirdim. Utanç mı? Pişmanlık mı? Yoksa sadece, yorgunluk mu?

"Karar verildi," dedi alçak sesle. "Konuşacak bir şey yok."

Bu cümle, bu evin duvarlarından geçerek ciğerlerime işledi. *Konuşacak bir şey yok.*

Nigar Hanım hafifçe gülümsedi. Sevda, yengesinin kulağına bir şey fısıldadı. Salonun öbür ucunda biri ince bir kahkaha attı. Sonra herkes yeniden yemeğe döndü, sanki bir fatura ödenmişti, sanki bir kâğıda imza atılmıştı, sanki bir sofra bezi değiştirilmişti.

Ben yerimden kıpırdayamadım.

"Helin," dedi Haydar Ağa. Beni adımla çağırdığı ilk andı. Başımı kaldırdım. Yaşlı adamın gözleri bana sabitti, ağır ve yorgundu. "Sen bu evin gelinisin. Gitmek istersen kapı açık. Ama kızı bırakırsın. Karabey çocuğu bu evden dışarı çıkmaz. Kalırsan, bu evde ne varsa sana da düşer. Sana bu kadarını söylüyorum."

Cümleyi bitirdiğinde salon bir kez daha sessizliğe gömüldü. İşaret dili bilmeyen o yaşlı adam, benden bir cevap beklemiyordu zaten. Cevabı kendisi vermişti: *Kızı bırakırsın.*

Elimde tepsi, ayaklarımda ağırlık, kalbimde bir şey. Başımı eğdim. Hafifçe eğdim. Ne evet, ne hayır. Bir hizmetçinin, bir gelinin, bir annenin kendine ait olmayan başı gibi.

Mutfağa gidip ocağın yanına çöktüm. Şerife yanımdan geçti, bir şey söylemedi ama ocağın üstündeki bakır kapla bana bir bardak su getirdi. Elimdeki bardak titriyordu. Suyu içtim. Dişlerim bardağa çarptı.

Sonra odama gittim.

---

Uygulamada reklamsız oku