Bölüm 2 / 43
Devran 2
DEVRAN
Pencereden avluya bakmak, bana kalan son eğlenceydi. İki yıldır bu odadan dünyayı böyle izliyordum. Konağın taş kemerleri, avlunun ortasındaki nar ağacı ve ağacın altındaki eski kuyu benim manzaramdı. Bazı günler bir güvercin gelir, kuyunun ağzına konardı. O gün güvercin gelmedi. Onun yerine avluya on beş araba doldu.
Kapılar çarpıyordu. Erkekler bağırıyordu. Annemin feryadı alt kattan yükselip taş duvarlara çarpıyor, sonra bir yankı gibi benim odama kadar geliyordu.
Kapımı kimse çalmadı. Zaten çalmazlardı. Bu evde artık bana haber verilmezdi. Ben haberleri pencereden gördüklerimden ve kapı aralığından duyduklarımdan çıkarırdım.
Tekerlekli sandalyemi kapıya kadar sürdüm. Kapıyı aralamaya uzanırken kapı kendiliğinden açıldı. Karşımda yengem Sevda duruyordu. Elinde bir tepsi vardı. Tepside soğumuş bir bardak çay ve iki dilim ekmek duruyordu.
“Aa, Devran, uyandın mı? Ben de kahvaltını getiriyordum,” dedi.
“Saat on iki yenge. Kahvaltı saati geçeli çok oldu.”
“Ne yapayım? Evin hâlini görmüyor musun? Kimsenin aklı başında değil.”
“Ne oldu?”
Sevda tepsiyi komodinin üstüne koydu. Sonra yatağımın kenarına oturdu. Bu kadının bir şeyi anlatmadan önce kendine sahne hazırlama huyu vardı. Yüzüne üzgün bir ifade yerleştirdi.
“Ceylan kaçmış,” dedi.
Bir an söylediğini anlamadım. Ceylan, kardeşlerimin en küçüğüydü. Kazadan önce beni her sabah arardı. “Abi, okula beni sen bırak,” derdi. Kazadan sonra beni ilk ziyaret eden de oydu. Hastane odasında elimi tutup saatlerce ağlamıştı.
“Ne demek kaçmış?”
“Kaçmış işte. Bir oğlanla. Bil bakalım kiminle?”
Cevabı beklemedim. Sevda'nın gözlerindeki pırıltıdan anladım. Bu kadın kötü haberleri severdi. Hele aileyi sarsan cinsinden olanları daha çok severdi.
“Aydınların oğluyla,” dedi. “Ömer Aydın'ın büyük oğlu Cihan'la.”
Ellerim sandalyenin tekerleklerini sıktı. Aydınlar, babamın ağzına adını almadığı aileydi. Otuz yıl önce emmimi bir düğün dönüşünde vuran adamın yeğenleriydi.
“Babam ne diyor?”
“Baban ne diyecek? Silahını aldı. Kenan zor tuttu. Amcaların, amca oğulların hepsi aşağıda. Annen bayıldı, iki kere su serptik.”
“Ben aşağı ineyim.”
Sevda kaşlarını kaldırdı. Gözleri sandalyeme kaydı, sonra merdivenin olduğu tarafa döndü. Bir şey söylemesine gerek yoktu. Bakışı yeterince açıktı. Bu konakta asansör yoktu. Merdivenler dikti. Beni aşağı indirmek için iki adam gerekirdi. O gün de kimse beni taşımakla uğraşmazdı.
“Sen burada dinlen Devran,” dedi yumuşak bir sesle. “Kenan her şeyi halleder. O olmasa bu ev ne yapardı, bilmiyorum.”
Odadan çıktı. Kapıyı arkasından kapattı. Ama tam kapatmadı, aralık bıraktı. Sanki benim kapı aralığından yaşamaya mahkûm olduğumu hatırlatmak istiyordu.
Çaya dokunmadım. Pencereye döndüm. Aşağıda babamı gördüm. Mahmut Karahan, avlunun ortasında, nar ağacının altında duruyordu. Altmış iki yaşındaydı ama hâlâ bir duvar gibi dimdikti. Elinde tespihi vardı. Tespihin taneleri öfkeyle çarpışıyordu.
Abim Kenan yanındaydı. Bir elini babamın omzuna koymuştu. Ona bir şeyler fısıldıyordu. Babam başını sallıyordu. Kenan konuşurken çevresindeki adamlara da bakıyordu. Herkesin onu görmesini istiyordu. Bunu çok iyi bilirdim. Kenan, kendini izleyen gözler olmadan hiçbir iyilik yapmazdı.
Kazadan önce o avluda babamın yanında duran ben olurdum. Taş ocaklarının hesabını ben tutardım. Oteli ben açmıştım. Babam bir karar vermeden önce benim yüzüme bakardı. Şimdi Kenan'ın yüzüne bakıyordu.
Telefonumu aldım. Ceylan'ı aradım. Telefonu kapalıydı. Ona “Neredesin? İyi misin?” diye bir mesaj yazdım. Sonra sildim. Yerine başka bir şey yazmadım. Ne yazacaktım? Abin seni koruyamaz mı diyecektim? Abin kendi banyosuna bile yardımsız gidemiyor mu diyecektim?
Telefonun galerisini istemeden açtım. En üstte, silmeye hiç cesaret edemediğim bir klasör duruyordu. Adını “Eski” koymuştum. İçinde Melis'in fotoğrafları vardı. Melis, Kapadokya'da bir balonun sepetinde gülüyordu. Melis, otelin terasında kahve fincanını dudaklarına götürüyordu. Melis, bir videoda bana “Seninle her yere gelirim,” diyordu.
Kazadan dört ay sonra, hastanenin rehabilitasyon katında, bana başka bir şey demişti. “Ben bunu yapamam Devran. Ben hayatımı bir hasta bakıcısı olarak geçiremem.”
Klasörü kapattım. Telefonu yatağa fırlattım. Avluda babam bağırıyordu.
Akşam olunca kalabalık dağıldı. Ev, fırtına sonrası bir köy gibi sessizleşti. Saat dokuza doğru kapım çalındı. Bu kez gerçekten çalındı. İçeri Kenan girdi.
“Uyumadın değil mi kardeşim?”
“Bu evde bugün kim uyuyabilir?”
Kenan güldü. Sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Bir süre bir şey söylemedi. Elindeki tespihi babamınkine benzetmeye çalışıyordu. Taneleri aynı ritimle çekiyordu.
“Hacı Seyit Efendi aracı oldu,” dedi sonunda. “Yarın sabah iki aile onun evinde toplanacak. Jandarma da duydu. Kaymakam babamı aradı. Kan dökülmesin diye herkes ayakta.”
“Ceylan'ı bulan oldu mu?”
“İstanbul'a gitmişler galiba. Kimse yerini bilmiyor. Ama mesele artık Ceylan değil Devran. Mesele aşiretin onuru. Aydınlar bir bedel ödemeli.”
“Ne bedeli?”
Kenan gözlerini benden kaçırdı. Bu, onun hiç yapmadığı bir şeydi. Yalan söylerken bile gözümün içine bakardı.
“Hacı Efendi berdel konuşuyor,” dedi.
İçimde bir şey soğudu.
“Berdel mi? Yıl iki bin yirmi altı Kenan.”
“Midyat'ta yıllar yavaş geçer kardeşim. Sen bunu benden iyi bilirsin.”
“Kimi verecekler? Kime verecekler?”
“Ömer Aydın'ın bir kızı var. Adı Rozerin. Mardin'de okuyormuş. Bizim evde de bekâr erkek olarak...”
Cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Bu evde bekâr erkek olarak yalnızca ben vardım. Kuzenlerim ya nişanlıydı ya da evliydi. Kenan'ın oğlu daha on bir yaşındaydı.
“Hayır,” dedim.
“Devran, dinle beni.”
“Hayır dedim! Kimse bana bir kadın getirmeyecek. Hele bir düşman kızını hiç getirmeyecek. Hele böyle bir yoldan asla getirmeyecek.”
“Babam kararını verdi.”
“Babam benim hayatıma karar veremez.”
Kenan ayağa kalktı. Yüzünde o tanıdık şefkatli ifade belirdi. Bana acıyormuş gibi bakıyordu. O bakıştan, bacaklarımın tutmamasından daha çok nefret ediyordum.
“Kardeşim, bunu sana iyilik olsun diye düşündük. Kimsen yok. Gece düşüyorsun, sabah biri gelip seni kaldırıyor. Bir eşin olursa yalnız kalmazsın.”
“Ben bir hasta bakıcısı istemiyorum.”
“Kimse sana hasta bakıcısı demedi.”
“Sen dedin Kenan. Az önce tam olarak bunu dedin.”
Kenan bir süre sustu. Sonra kapıya yürüdü. Eşikte durdu ve arkasını dönmeden konuştu.
“Yarın sabah babam seninle konuşacak. Ona bu tonla cevap verme.”
Kapı kapandı. Ben karanlıkta pencereden dışarıya bakmaya devam ettim. Nar ağacının dalları rüzgârda kıpırdıyordu. Kuyunun ağzı karanlık bir göz gibi açılmıştı.
Bir kadın getireceklerdi. Bu kadın bir düşman kızı olacaktı. O kadın da bir gün Melis'in yaptığını yapacaktı. Bana bakacak, sandalyeme bakacak ve gidecekti.
Ama bu sefer ona gitmeyi ben kolaylaştıracaktım. Ona burada yaşamayı öyle zor kılacaktım ki kaçmak için bir Cihan beklemeyecekti.