Bölüm 4 / 43
Devran 4
DEVRAN
Cuma günü ikindi namazından sonra konağın divanhanesi bir mahkeme salonu gibi hazırlandı. Minderler duvar diplerine dizildi. Ortaya alçak bir masa kondu. Masanın üzerine bir Kur'an-ı Kerim ve bir bardak su bırakıldı. Kimse çiçek getirmedi. Kimse şeker dağıtmadı.
Beni aşağıya iki adam indirdi. Biri şoförümüz Seyfettin'di, öteki amca oğlum Ferhat. Merdivenlerde sandalyemi taşırlarken bir kez sarsıldık. Ferhat “Kusura bakma abi,” dedi. Ben cevap vermedim. Gözlerimi tavandaki ahşap kirişlere diktim. Her inişte aynı kirişleri sayardım. Tavanda on iki kiriş vardı.
Divanhaneye girdiğimde konuşmalar kesildi. Herkes bana baktı. Sonra herkes bakmamaya çalıştı. Bu ikincisi, birincisinden daha kötüydü.
Babam başköşedeydi. Annem kadınların arasında, gözleri şiş, oturuyordu. İki gün önce babamla konuşmamız kısa sürmüştü. Ben “İstemiyorum,” demiştim. O “Senin istemene kimse bakmıyor,” demişti. “Bu, bu ocağın sözü. Söz bir kere verildi.” Sonra kapıyı çarpıp çıkmıştı.
Sevda annemin yanında oturuyordu. Bana döndü ve tatlı bir sesle konuştu.
“Ah Devran, ne kadar yakışıklı olmuşsun. Gömleğin de çok güzel.”
Gömleği o seçmişti. Beyaz bir gömlekti. Yakası boğazımı sıkıyordu.
“Gelin nerede?” diye sordu teyzem.
“Yolda,” dedi Kenan. “Aydınlar getiriyor. Jandarma da arkalarından geliyor.”
“Gelin alayına jandarma mı eşlik ediyor?” diye mırıldandı biri.
Kimse gülmedi. Ama birkaç kişi dudak büktü.
Yarım saat sonra kapının önünde arabalar durdu. Avluya kadınlar girdi. Önde orta yaşlı bir kadın yürüyordu. Onun Gülizar Aydın olduğunu yüzünden anladım. Kızının annesi olduğu her hâlinden belliydi. Arkasında, iki kadının arasında Rozerin yürüyordu.
Gelinlik giymemişti. Lacivert, sade, uzun kollu bir elbise giymişti. Başında beyaz bir yazma vardı. Yüzünde duvak yoktu. Kimse ona kırmızı kuşak bağlamamıştı. Kimse önüne bir ayna tutmamıştı.
Avlunun eşiğine geldiğinde durdu. Bir an konağa baktı. Taş kemerlere, nar ağacına, kuyunun ağzına baktı. Sanki burayı ezberlemeye çalışıyordu. Belki de buradan nasıl kaçacağını hesaplıyordu.
Sonra başını kaldırdı ve gözleri benimkilerle buluştu.
Divanhanenin açık kapısından onu görüyordum. O da beni görüyordu. Tekerlekli sandalyemi, kucağımdaki battaniyeyi, ölü gibi duran bacaklarımı görüyordu. Gözlerinin bir an sandalyeme kaymasını bekledim. Melis'in gözleri hep oraya kayardı. Hastanede, evde, hatta telefonda bile onun bakışının bacaklarıma düştüğünü hissederdim.
Rozerin'in gözleri sandalyeye kaymadı. Doğrudan yüzüme baktı. O bakışta korku vardı, öfke vardı, yorgunluk vardı. Ama acıma yoktu.
Gözlerini ilk kaçıran ben oldum.
Hoca nikâhı kıydı. Şahitler yerlerini aldı. Hoca, Rozerin'e “Devran Karahan'ı kocalığa kabul ediyor musun?” diye sorduğunda bir süre sessizlik oldu. Divanhanedeki herkes nefesini tuttu. Annesi, kızının elini sıktı.
“Kabul ediyorum,” dedi Rozerin.
Sesi titremiyordu. Bu beni şaşırttı.
Bana sorulduğunda ben de “Kabul ediyorum,” dedim. Sesim kendi kulağıma yabancı geldi.
Hoca duasını okudu. Kimse alkışlamadı. Kimse “Bir yastıkta yaşlandırın,” demedi. Annem sadece başını çevirdi. Babam tespihini cebine koydu ve kalktı. Aydınlar da kalktı. Gülizar Aydın kızına sarıldı. Kulağına bir şey fısıldadı. Rozerin başını salladı. Sonra annesi bir daha arkasına bakmadan avludan çıktı.
Seyfettin ile Ferhat beni yeniden yukarı taşıdı. On iki kirişi yine saydım. Odama vardığımda gömleğin yakasını yırtarcasına açtım. Pencereye döndüm. Avluda Aydınların arabaları uzaklaşıyordu.
Kapı çalındı. Gelen Sevda'ydı. Arkasında Rozerin duruyordu. Elinde küçük bir valiz vardı.
“Devran'cığım, gelinimizi getirdim,” dedi Sevda. “Hayırlı olsun. Artık sizi yalnız bırakalım.”
Sonra Rozerin'in kulağına eğildi. Fısıldadığını sandı ama ben duydum.
“Merak etme kızım. Bu odada sana dokunacak bir erkek yok zaten.”
Sevda gülümseyerek gitti. Rozerin kapının eşiğinde kaldı. İçeri adım atmadı. Valizin sapını sıkan parmakları bembeyaz olmuştu.
Uzun süre birbirimize baktık. Sonra ben konuştum. Sesim, olmasını istediğim kadar soğuk çıktı.
“Bu eşikten içeri girme.”
Rozerin'in gözleri bir an kırpıştı. Ama geri çekilmedi.
“Burası artık benim de odam,” dedi.
“Hayır, burası benim odam. Sen bu evde bir bedelsin. Bedeller de kapının dışında bekler.”
Yüzünde bir şeyin kırıldığını gördüm. İçimde de bir şey kıpırdadı. Onu hemen bastırdım. Bu kadın da diğerleri gibiydi. Bir gün o da gidecekti. Ben sadece o günü yakınlaştırıyordum.
Ama Rozerin gitmek yerine valizini yere koydu. Eşiğin hemen dışına, taş zemine oturdu. Sırtını kapının pervazına yasladı. Bana bakmadan konuştu.
“Ben de buraya isteyerek gelmedim Devran Karahan. Ama hiçbir yere de gitmiyorum.”
Kapıyı kapatmadım. O da kalkıp gitmedi. O gece aramızda bir eşik, otuz yıllık bir kan ve iki yıllık bir sessizlik vardı.